Felsefe tarihinde bugün: 10 Eylül — sınırda duran üç düşünür
Bugün doğan Georges Bataille aklın sınırını sordu. Bugün ölen Mary Wollstonecraft yurttaşlığın sınırını. Ve yine bugün ölen Paul Virilio teknolojinin sınırını — bıraktığı sezgi bugünkü yapay zekâ tartışmasını neredeyse birebir tarif ediyor.
Billom'da, Puy-de-Dôme'da doğdu. Meslek olarak kütüphaneciydi — Paris Ulusal Kütüphanesi'nde madalya bölümünde çalıştı.
Bu ayrıntıyı akılda tutmak gerekiyor, çünkü Bataille'ın yazdıklarıyla arasındaki mesafeyi gösteriyor: Gündüzleri kataloglayan, geceleri aşırılık üzerine yazan bir adam.
Klasik iktisat kıtlıkla başlar: Kaynaklar sınırlıdır, ihtiyaçlar sonsuzdur, mesele dağıtımdır.
Bataille bunun tersini önerdi. Ona göre asıl sorun fazlalıktır.
Güneş dünyaya karşılıksız enerji verir. Canlılık bu enerjiyle büyür. Ama büyüme sonsuza kadar süremez; bir noktada sistem, kullanamayacağı bir artık üretir.
Ve o artık harcanmak zorundadır.
Toplumlar bunu farklı biçimlerde yapar: şölenler, anıtlar, kurban törenleri, sanat, lüks — ve savaş.
Bataille'ın rahatsız edici tezi şuydu: Fazlalığı anlamlı biçimlerde harcamayan bir toplum, onu yıkıcı biçimlerde harcar.
Bu, 1949'da, iki dünya savaşının ardından yazıldı.
Robert Alexy bugün seksen bir yaşına basacaktı; dört gün önce öldü. Aynı gün doğan iki isim ise birbirini hiç tanımadı: Avustralyalı John Passmore doğaya karşı sorumluluğumuzu sordu, New Yorklu Paul Goodman gençliğin neden saçma bir dünyada büyüdüğünü. Üçünü de bağlayan bir soru var.
Bataille yaşarken marjinal kaldı. Sartre onu ağır biçimde eleştirdi.
Ama sonraki kuşak üzerindeki etkisi belirleyici oldu: Foucault, Derrida ve Baudrillard, aklın kendi sınırlarıyla karşılaşması meselesini büyük ölçüde Bataille'ın açtığı yerden devraldı.
Sitemizde bu hafta ele aldığımız Foucault dosyasında anlattığımız "normalin nasıl kurulduğu" sorusunun bir kaynağı burada.
1792 tarihli A Vindication of the Rights of Woman, modern feminist düşüncenin kurucu metinlerinden sayılıyor.
Ama kitabın argümanı sanıldığından daha incelikli ve daha keskin.
Wollstonecraft, kadınların erkeklerden farksız olduğunu iddia etmiyordu. Şunu iddia ediyordu: Kadınların gözlenen zayıflıkları, doğalarının değil, eğitimlerinin sonucudur.
Bir insanı ciddi eğitimden mahrum bırakır, ona yalnızca hoşa gitmeyi öğretir, sonra da hafifliğinden şikâyet ederseniz — ürettiğiniz şeyi doğa sanıyorsunuz demektir.
Metnin gücü, Aydınlanma'ya dışarıdan değil içeriden saldırmasında.
Wollstonecraft, aklın evrenselliği fikrini reddetmiyor. Tersine, sonuna kadar götürüyor.
Argüman şöyle işler: Aydınlanma, insanın akıl sahibi olduğu için hak sahibi olduğunu söylüyor. Kadınlar akıl sahibi. O halde?
Sitemizde bu hafta ele aldığımız Elizabeth Anderson dosyasında anlattığımız ilişkisel eşitlik kuramının en erken atalarından biri bu metindir: Wollstonecraft için mesele kadınlara kaynak dağıtmak değil, onların eşit yurttaşlar olarak muhatap alınmasıydı.
Rousseau'ya yönelttiği eleştiri de buradan geliyor. Émile'de erkek çocuk özerklik için, kız çocuk ise hoşa gitmek için yetiştirilir. Wollstonecraft bunun bir eğitim programı değil, bir bağımlılık üretimi olduğunu gösterdi.
Ölümünden sonra kocası William Godwin, iyi niyetle bir anı kitabı yazdı ve Wollstonecraft'ın özel hayatını — evlilik dışı ilişkilerini, intihar girişimlerini — açıkça anlattı.
Sonuç, dönemin ahlak anlayışında yıkıcı oldu. Wollstonecraft'ın adı bir yüzyıl boyunca skandalla anıldı; fikirleri okunmadı.
Yirminci yüzyılda yeniden keşfedildi.
Bir düşünürün eseri ile hayatının nasıl karıştırıldığına ve bunun bedelinin kimin tarafından ödendiğine dair, felsefe tarihindeki en açık örneklerden biri.
Paris'te, seksen altı yaşında öldü. Filozof, kent kuramcısı ve mimardı; İkinci Dünya Savaşı'nın Atlantik kıyısındaki beton sığınaklarını inceleyerek başladı.
Virilio, kendi alanına isim verdi: dromoloji — hız bilimi.
Tezi şuydu: Modern tarihi anlamak için üretim ilişkilerine ya da fikirlere değil, hıza bakmak gerekir.
Kim daha hızlı hareket edebiliyor? Bilgi ne kadar hızlı yayılıyor? Karar ne kadar hızlı alınıyor?
Ona göre siyasal iktidar, giderek hızın denetimi haline geldi. Ve hız arttıkça, karar için ayrılan süre kısaldı.
Bu tezin en somut örneği nükleer caydırıcılıktır: Füze uçuş süresi dakikalarla ölçüldüğünde, "karar vermek" insani bir edim olmaktan çıkıp bir refleks prosedürüne dönüşür.
Her yeni teknoloji, yeni bir kaza türünü icat eder.
Gemiyi icat ettiğinizde deniz kazasını icat etmiş olursunuz. Uçağı icat ettiğinizde uçak kazasını. Demiryolunu icat ettiğinizde tren kazasını.
Kaza, teknolojinin arızası değil; teknolojinin içinde gizli olan diğer yüzüdür.
Ve teknoloji küreselleştikçe, kazanın ölçeği de küreselleşir. Virilio buna bütünsel kaza (accident intégral) diyordu: aynı anda her yerde olabilen kaza.
Bu kavramı bugünkü tartışmaya uygulamak için fazla çaba gerekmiyor.
Yapay zekânın "kazası" nedir?
Sitemizde bugün ele aldığımız politik yapay zekâ dosyasında anlattığımız tabloya bakalım: Sistemin arızası değil, tam olarak çalışması bir kaza üretiyor. Sentetik içerik kusursuz hale geldikçe, gerçek içeriğin kanıt değeri düşüyor.
Virilio'nun formülüyle: Yapay zekâ imgeyi icat ederken, imgeye güvenmemeyi de icat etti.
Ve bu kaza, tek bir yerde değil, aynı anda her yerde.
Bataille: Aklın hesaplayamadığı ne kalıyor?
Wollstonecraft: Yurttaşlığın dışında kim bırakılıyor?
Virilio: Teknoloji neyi mümkün kılarken neyi imha ediyor?
Üçü de aynı yöntemi kullandı: Bir sistemin kendi mantığı içinde göremediği noktayı aramak.
Bataille için bu, yararlılık hesabının dışında kalan israftı.
Wollstonecraft için, evrensel akıl iddiasının dışında bırakılan kadınlardı.
Virilio için, ilerleme anlatısının dışında bırakılan kazaydı.
8 Eylül'de doğan bir matematikçi, makinelerin çeviremeyeceğini kanıtladı. Aynı gün ölen bir İtalyan filozof, yorumun bir teknik değil bir varoluş biçimi olduğunu savundu. Ve yine aynı gün ölen bir Amerikalı, kitabına "Tekniğin Yanılsaması" adını verdi. Üçü aynı şeyi söylüyor.
7 Eylül, üç ismi aynı eksende buluşturuyor. Thomas Erastus günahı Kilise'nin değil Devlet'in cezalandırması gerektiğini savundu. Robert Estienne, Yeni Ahit'i ilk kez numaralı ayetlerle basarak herkesin metne tek başına ulaşmasını mümkün kıldı. Eliezer Schweid, Yahudi düşüncesini modern dünyanın karşısına koydu. Ortak soru: Kutsal metin ve vicdan üzerinde otorite kimde?