Politik yapay zekâ: asıl tehlike sahteye kanmak değil, gerçeğe inanmamak
Teksas'ta bir senato adayı, rakibinin yapay zekâ ile üretilmiş kopyasına rakibin kendi sözlerini söyletti. Macaristan'da iktidar partisi, babası infaz edilen bir çocuğun sentetik görüntüsünü kampanya videosu yaptı. Ama uzmanların asıl kaygısı bunlar değil.
Haber Merkezi
Felsefe Haberleri yayın kurulu.

Propaganda siyasetin en eski teknolojisidir. Yeni olan, onu üreten emeğin ortadan kalkması.
Bir gazete manşeti yazılırdı. Bir afiş çizilirdi. Bir konuşma hazırlanırdı. Her birinin arkasında saatler, bazen günler vardı — ve o saatler, propagandanın hacmine doğal bir sınır koyuyordu.
O sınır kalktı.
İki vaka
Teksas. Senato yarışında Cumhuriyetçi aday Ken Paxton, Demokrat rakibi James Talarico'yu hedef alan bir reklam yayımladı. Reklamda Talarico'nun yapay zekâ ile üretilmiş bir versiyonu, Talarico'nun kendi tartışmalı sözlerini söylüyordu.
Ayrıntı önemli: Sözler gerçekti. Ama bağlamlarından koparılmış, bazı ifadeler değiştirilmiş ve hepsi tek bir sentetik konuşmada birleştirilmişti.
Yani teknik olarak "yalan" değildi. Ama söyleyen kişi de gerçek değildi.
Macaristan. 19 Şubat 2026'da iktidardaki Fidesz, Facebook'ta yaklaşık otuz saniyelik bir video yayımladı. Sinematik siyah-beyaz. Küçük bir kız babasını arıyor; baba savaş ortamında yakın mesafeden başından vuruluyor.
Kapanış yazısı şuydu: "Bu şimdilik yalnızca bir kâbus, ama Brüksel bunu gerçeğe dönüştürmeye hazırlanıyor."
Seçime yaklaşık iki ay vardı ve anketlerde on altı yıllık iktidar geriliyordu.
Muhalefet videoyu "ruhsuz manipülasyon" diye niteledi. Frontiers in Communication dergisinde temmuzda yayımlanan akademik inceleme, vakayı yapay zekâ, korku siyaseti ve seçim hukukunun kesiştiği bir sınır durumu olarak ele alıyor.
Ama asıl mesele bu değil
Bu iki örnek, tartışmanın görünen yüzü. Uzmanların kaygısı daha derinde.
Stanford Hukuk Fakültesi Yapay Zekâ Girişimi'nin eş direktörü Nate Persily, Axios'a verdiği demeçte bunu açıkça söylüyor:
"Yapay zekâ ile kurulmuş medyanın yükselişinden gelen asıl zarar, insanların yapay zekâ ürünü bir şeye kanması değildir."
Peki nedir?
Kötü niyetli bir aktörün, gerçek olan bir şeyi "bu da deepfake" diyerek reddedebilmesi.
Hukuk literatüründe buna yalancının kârı (liar's dividend) deniyor. Sahte içeriğin bolluğu, yalan söyleyene bir savunma hediye eder: Artık her kanıt tartışmalıdır.
Bir siyasetçinin rüşvet aldığı gerçek bir ses kaydı ortaya çıktığında, on yıl önce istifa etmesi gerekirdi. Bugün "yapay zekâ ürünü" demesi yeterli olabilir.
Yorgunluk
İkinci mekanizma daha sinsi.
Cornell Teknoloji Politikaları Enstitüsü direktörü Sarah Kreps, sürekli şüphenin yorucu hale geldiğine dikkat çekiyor: İnsanlar bir noktadan sonra her içeriği aksi kanıtlanana kadar sahte varsaymaya başlıyor.
Bu, sağlıklı bir şüphecilik değil. Şüpheciliğin çöküşü.
Çünkü sağlıklı şüphecilik ayırt etmeyi gerektirir — hangi kaynak güvenilir, hangi kanıt sağlam. Herkesin her şeyden şüphe ettiği bir ortamda ayırt etme kapasitesi işe yaramaz hale gelir ve insanlar en kolay ölçüte döner: Kime güveniyorsam ona inanırım.
Bu, epistemik bir çöküş değil; epistemik bir kabileleşmedir.
Kreps'in aktardığı bir başka bulgu da ilginç: Sağın ve solun üzerinde anlaştığı nadir konulardan biri yapay zekâya duyulan güvensizlik. İnsanlar otantiklik istiyor.
Anlamak yetmiyor
Üçüncü mekanizma en rahatsız edici olanı ve doğrudan bir felsefeciden geliyor.
UC Irvine'dan epistemolog Cailin O'Connor, seçmen bir reklamın sentetik olduğunu bilse bile duygusal etkinin kalıcı olabileceğini belirtiyor: Bir kamusal figürü kötü bir şey yaparken gördüyseniz, sahte olduğunu bilmeniz o görüntünün bıraktığı olumsuz duyguyu silmiyor.
Bu, bilişsel psikolojide uzun süredir bilinen bir olgu. Ama siyasal sonucu şudur:
Etiketleme, zararı önlemeyebilir.
Avrupa Birliği'nin ve pek çok eyaletin düzenleme stratejisi büyük ölçüde şeffaflığa dayanıyor: İçerik yapay zekâ ürünüyse söylensin, seçmen bilsin, karar versin.
O'Connor'ın bulgusu bu stratejinin varsayımını sarsıyor. Bilmek, etkilenmemek anlamına gelmiyor.
Her yapay zekâ aynı şey değil
Burada bir ayrım yapmak gerekiyor, çünkü tartışma kolayca topyekûn bir teknoloji reddine kayabiliyor.
Los Angeles belediye yarışındaki bir adayın karikatürize yapay zekâ reklamları, kimseyi kandırmaya çalışmıyordu; mem gibi işliyordu. Kimse onları gerçek sanmadı, sanmaları da beklenmiyordu.
Aldatıcı olan ile abartılı olan arasındaki fark, siyasal iletişimin en eski ayrımlarından biri. Karikatür bir yalan değildir.
Sorun, bu ayrımın kimin tarafından ve hangi ölçütle yapılacağı. New York'ta bir valilik kampanyasının yapay zekâ reklamı için Demokratlar seçim kuruluna başvurdu: "aldatıcı" etiketi eksikti. Cumhuriyetçi taraf ise içeriğin hiciv olduğunu savundu.
Hiciv ile aldatma arasındaki sınırı çizmek, bir teknoloji sorunu değil. Bir yorum sorunu.
Foucault'nun sorusu
Bu tartışma genellikle "deepfake yasaklansın mı?" sorusuna sıkışıyor. Oysa daha temel bir katman var.
Sitemizde bu hafta ele aldığımız Foucault dosyasında anlattığımız gibi, iktidar yalnızca yasaklayan bir güç değildir. Neyin görünür, neyin söylenebilir, neyin normal olduğunu üretir.
Yapay zekâ bu anlamda bir propaganda makinesi olmaktan önce bir görünürlük makinesidir.
Bir konu gündeme getirilmiyorsa yurttaş onu daha az görür. Bir aday hakkında sürekli belirli tonda içerik üretiliyorsa, o adayın kamusal karakteri gerçek performansından bağımsız olarak kurulabilir.
O halde soru şu:
Algoritmalar kimin görünür olacağına karar veriyorsa, seçim hâlâ yalnızca seçmenin yaptığı bir seçim midir?
Habermas'ın kamusal alanı bölünüyor
Jürgen Habermas'ın kamusal alan kuramı — sitemizde ölümünün ardından ayrıntılı ele aldığımız gibi — yurttaşların ortak bir tartışma alanında fikirlerini karşılaştırabilmesini varsayar.
Sosyal medya bu varsayımı zaten zorlamıştı. Yapay zekâ bir adım daha atıyor.
Çünkü artık aynı kampanya, her seçmene farklı bir versiyon gönderebilir. Birine ekonomik kaygı, diğerine göç, üçüncüsüne güvenlik üzerinden konuşan; hangi mesajın kimde tuttuğunu ölçerek öğrenen bir sistem.
Bu durumda siyaset "kamuoyunu ikna etmek" olmaktan çıkıp kişiye özel gerçeklikler üretmeye yaklaşabilir.
Ve Hannah Arendt'in totalitarizm çözümlemelerindeki uyarı burada geri döner: Siyasetin sürdürülebilmesi için insanların ortak bir dünyayı paylaşması gerekir. Ortak dünya dağılırsa, ortak siyaset de dağılır.
Mouffe'un ayrımı ve yeni bir risk
Sitemizde bu hafta ele aldığımız Chantal Mouffe dosyasında anlattığımız agonistik demokrasi kuramının çekirdeği şuydu: Demokrasi çatışmayı ortadan kaldırmaz; onu düşmanlık yerine rekabet olarak tutar.
Rakip, yenilmesi gereken bir düşman değil, meşru bir muhataptır.
Algoritmik kampanya yönetimi bu ayrımı sessizce aşındırabilir. Çünkü optimizasyon mantığında rakibin seçmeni bir muhatap değil, hedeflenecek bir davranış profilidir. Onunla konuşulmaz; üzerinde çalışılır.
Siyaset felsefesinin düşman–rakip–yurttaş ayrımı, böylece teknik bir katman kazanıyor.
Peki ne yapılabilir?
Bu noktada dürüst olmak gerekiyor: Kolay bir cevap yok, ve "yapay zekâ iyi mi kötü mü" sorusu tartışmanın seviyesini düşürüyor.
Sorulması gereken soru şu: Yapay zekânın siyasal gücü hangi kurumlar tarafından sınırlanacak?
Şeffaflık ve etiketleme mi? Siyasi reklam finansmanının açıklanması mı? Hedefleme yöntemlerinin denetlenmesi mi? Platform sorumluluğu mu? Yoksa bazı kullanımların doğrudan yasaklanması mı?
Avrupa Birliği bunların birkaçını birden deniyor. Ama sonucu, sitemizde bugün ayrıca ele aldığımız AB dosyasında anlattığımız gibi, iç açıcı değil: Seçim yapay zekâsını yüksek riskli ilan eden kural, yürürlüğe girmesine altı gün kala ertelendi.
Amerika Birleşik Devletleri'nde federal düzenleme fiilen yok; eyaletler dağınık bir yama düzeni uyguluyor.
Hukuk teknolojiden yavaş. Siyaset hukuktan da yavaş.
Son soru
Politik yapay zekânın en büyük dönüşümü belki seçim sonuçlarında değil, yurttaşlık fikrinde yaşanacak.
Demokratik yurttaş, klasik tanımıyla bilgi edinir, tartışır, ikna olur, ikna eder ve karar verir. Bu tanımın merkezinde fail olmak vardır.
Algoritmik siyaset ise yurttaşı giderek bir tahmin nesnesi olarak ele alabilir: neyden korktuğu, hangi görüntüye tepki verdiği, hangi saatte çevrimiçi olduğu, hangi kelimelerden etkilendiği ölçülebilir.
Ölçülen yurttaş ile yönetilen yurttaş arasındaki mesafe, sanıldığından kısa.
Ve bu mesafenin korunması teknolojik bir mesele değil, kurumsal bir mesele.
Çünkü nihayetinde soru yapay zekânın ne kadar akıllı olduğu değil:
İnsanların kendi siyasal kararlarını verme hakkını ne kadar koruyacağımız.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

Demokrasi sandıkta değil, yenilgiyi kabul etme biçiminde sınanıyor
Dokuz demokraside 18 bin kişiyle yapılan yeni bir deney, kutuplaşmanın demokrasiye etkisinin sanıldığı kadar evrensel olmadığını gösteriyor. Müdahale dokuz ülkenin altısında işe yaradı. Ve tam da bu, en rahatsız edici bulgu: Kutuplaşmanın zararı, ülkenin kurumlarına bağlı.

Robert Alexy öldü: hukuka "doğru olduğunu iddia etme" yükünü geri veren adam
Hukuk felsefesinin son yarım yüzyıldaki en etkili isimlerinden Robert Alexy 5 Eylül Cumartesi günü 80 yaşında öldü — 81. doğum gününe dört gün kala. Geride bir yöntem bıraktı: orantılılık. Ama asıl bıraktığı, bir soru. Bir devletin yaptığı her şey hukuk mudur?







.jpg?width=500)


.jpg?width=500)
.jpg?width=500)


