Felsefe tarihinde bugün, 3 Ekim: Philippa Foot (1920-2010), Assisili Francesco (ö. 1226), William Morris (ö. 1896), Almanya'nın birleşmesi (1990) — Felsefe Haberleri
3 Ekim: Philippa Foot'un doğduğu ve öldüğü gün, Assisili Francesco, William Morris ve Almanya'nın birleşmesi
Philippa Foot 3 Ekim 1920'de doğdu ve tam doksan yıl sonra, 3 Ekim 2010'da öldü: Tramvay problemini icat eden, erdem etiğini yeniden canlandıran ve 'doğal iyilik' kuramını seksen yaşında yazan Oxford filozofu. Aynı gün 1226'da Assisili Francesco öldü, 1896'da sanatı emeğin sevinci olarak düşünen William Morris; 1897'de Louis Aragon doğdu; 1990'da Almanya birleşti ve Habermas 'DM-milliyetçiliği' uyarısını yaptı.
Philippa Foot'un Oxford'daki evi, 15 Walton Street; cephede ona adanmış mavi plaket, 2025 · Fotoğraf: A. J. Paxton, CC BY-SA 2.0 · geograph.org.uk / Wikimedia Commons
Felsefe takviminde bir filozofun doğum ve ölüm gününün aynı tarihe düşmesi enderdir; 3 Ekim bu ender günlerden biri. Philippa Foot 3 Ekim 1920'de doğdu, 3 Ekim 2010'da, doksanıncı doğum gününde öldü. Aynı gün, yedi yüzyıl arayla, Batı'nın en etkili iki "yoksulluk ve emek" düşünürü öldü: 1226'da Assisili Francesco, 1896'da William Morris. 1897'de sürrealizmin ve sonra komünizmin şairi Louis Aragon doğdu; 1990'da iki Almanya birleşti ve bir filozof, birleşmenin coşkusu ortasında, "DM-milliyetçiliği" uyarısını yaptı.
Philippa Ruth Bosanquet, 3 Ekim 1920'de Lincolnshire'da, Owston Ferry'de doğdu. Annesi, Beyaz Saray'da doğmuş olan Esther Cleveland, ABD Başkanı Grover Cleveland'ın kızıydı; baba tarafı Yorkshire'ın çelik sanayicilerindendi. Evde, "kızlara uygun" bir eğitimle büyütüldü ve kendi anlatımıyla üniversiteye "neredeyse hiçbir şey bilmeden" girdi: 1939'da Somerville College'a kabul edildi, felsefe, siyaset ve iktisat okudu. 1945'te iktisatçı M. R. D. Foot'la evlendi (1960'ta ayrıldılar) ve soyadını, felsefe tarihine geçecek biçimde, ondan aldı.
Savaş yıllarının Oxford'u, felsefe tarihinin tuhaf bir laboratuvarıydı. Erkek öğrencilerin çoğu cephedeydi; A. J. Ayer'ın Dil, Doğruluk ve Mantık'ı (1936) ahlaki yargıların bilgi değil "duygu ifadesi" olduğunu, "hırsızlık yanlıştır" demenin "hırsızlık, yuh!" demekten farkı olmadığını ilan etmişti. Dört genç kadın, Elizabeth Anscombe, Iris Murdoch, Mary Midgley ve Philippa Foot, bu tabloya itiraz etti. Foot'un kendi anlatımıyla, itirazın kaynağı felsefi değil tarihseldi: 1945'te Bergen-Belsen'in fotoğrafları gazetelerde çıktığında, "Nazilerin yaptığının yanlış olduğunu söyleyemeyen bir ahlak felsefesinin bir yerde yanlış yapmış olması gerektiğini" anladı. Benjamin Lipscomb'un The Women Are Up to Something (2021) ve Clare Mac Cumhaill ile Rachael Wiseman'ın Metaphysical Animals (2022) kitapları, bu dörtlünün analitik etiği nasıl yeniden kurduğunu anlatan iki yeni çalışma; sitemizde Midgley'i anlatırken bu hikâyeye değinmiştik.
Foot'un katkısı üç makale ve bir kitapta toplanır. "Moral Beliefs" (1958), ahlaki kavramların olgulardan bağımsız seçilmiş tutumlar olmadığını, "cesaret" ya da "adalet" dediğimizde neyin cesaret sayılacağının insan hayatının olgularına bağlı olduğunu savundu; Hume'un "olgudan değer çıkmaz" tezine karşı, olgu ile değerin ahlaki kavramların içinde zaten iç içe olduğunu gösterdi. "The Problem of Abortion and the Doctrine of the Double Effect" (1967), Katolik ahlak teolojisinin "çifte etki" öğretisini sınamak için bir örnek icat etti: Frenleri bozulmuş bir tramvayın sürücüsü, rayda çalışan beş kişiyi ezmek yerine makası çevirip bir kişiyi ezebilir mi? Foot'un örneği, Judith Jarvis Thomson'ın 1976'da ve 1985'te geliştirdiği biçimiyle "tramvay problemi" adını aldı ve ahlak felsefesinin en tanınmış düşünce deneyi oldu: Deneysel felsefenin, Joshua Greene'in ahlaki yargı üzerine beyin görüntüleme çalışmalarının ve bugün otonom araçların "kime çarpsın?" tartışmasının standart aracı. Foot, örneğinin bu kadar ünlü olmasından, kendi deyişiyle, "biraz utanırdı"; onun için mesele bir bulmaca değil, öldürmek ile ölmesine izin vermek arasındaki ahlaki farkın ciddiye alınmasıydı.
4 Ekim: İoanna Kuçuradi'nin doksanıncı doğum günü ve cenaze töreni, Otto Weininger'in ölümü ve insanı yeniden düşünmek. Bazı tarihler yalnızca takvim yaprağı değildir. 4 Ekim 1936'da doğan Kuçuradi bugün, doğum gününde toprağa veriliyor; 1903'te Otto Weininger 23 yaşında Beethoven'ın öldüğü evde kendini öldürdü; 1570'te Péter Pázmány doğdu; 1582'de takvimden on gün silindi; 1669'da Rembrandt öldü; 1957'de Sputnik insanlığı yeryüzünün dışına taşıdı.
"Morality as a System of Hypothetical Imperatives" (1972), en kışkırtıcı makalesidir: Kant'ın ahlakı "kategorik buyruk" olarak, herkesi istekleri ne olursa olsun bağlayan bir yasa olarak düşünmesine karşı Foot, ahlakın "görgü kuralları" gibi, kişinin neyi önemsediğine bağlı varsayımsal buyruklar olduğunu savundu; ahlaklı olmak için bir neden, ancak adaleti ve başkalarını önemseyen biri için vardır. Makale analitik etikte bir deprem yarattı; Foot sonradan bu görüşü kısmen geri aldı ve son kitabında ahlakın akılcılığını yeniden temellendirdi.
O kitap, Natural Goodness (2001), seksen yaşında yayımladığı tek monografidir ve ömrünün en büyük fikrini taşır: Ahlaki iyilik ve kötülük, "bu meşe ağacının kökleri kusurlu" ya da "bu kurdun sürüsünü terk etmesi bir kusur" dediğimizdeki "doğal iyilik" ile aynı mantıksal yapıya sahiptir. Her canlı türünün bir "yaşam biçimi" vardır ve o türün bir üyesi, bu yaşam biçiminin gerektirdiği özellikleri taşıyorsa iyidir. İnsanın yaşam biçimi akıl ve toplumsallık içerdiğinden, erdemler, adalet, cesaret, ölçülülük, dürüstlük, insanın türü olarak iyi yaşaması için gerekli özelliklerdir; "ahlaklı olmak için neden" sorusu, "bir kurt için sürüde kalmanın nedeni nedir?" sorusu kadar anlamlıdır. Bu "Aristotelesçi natüralizm", Rosalind Hursthouse, John McDowell ve Michael Thompson'la çağdaş erdem etiğinin ana akımı oldu ve bugün Alasdair MacIntyre'dan sonra erdem etiğinin en çok tartışılan versiyonu. Eleştirmenleri, Darwin sonrası biyolojinin "tür için iyi" kavramını desteklemediğini söylüyor; savunucuları, Foot'un biyoloji değil, canlılar hakkındaki gündelik dilin mantığını betimlediğini.
Foot, 1947'den itibaren Somerville'de ders verdi, 1976-1991 arasında UCLA'da profesördü, sonra Oxford'a döndü. Oxfam'ın 1942'de kurulan ilk ofisinde çalışmış bir aktivistti; felsefeyi "hayatın kendisinden daha önemli bir şey" olarak görmediğini söylerdi. 3 Ekim 2010'da, doksanıncı doğum gününde Oxford'da öldü; 2025'te Walton Street'teki evine mavi plaket asıldı. Sitemizde Judith Butler'ın ve Martha Nussbaum'un kuşağından önce, yirminci yüzyıl analitik felsefesinde kadınların açtığı yolu Foot'tan daha iyi gösteren bir biyografi yok. Bugün Filozof Dizini'ne eklendi; Türkçede kitapları henüz çevrilmedi, "tramvay problemi" ise ders kitaplarında onun adı anılmadan dolaşıyor.
Francesco, 3 Ekim 1226 akşamı Assisi yakınındaki Porziuncola'da öldü; Kilise yortusunu ertesi güne, 4 Ekim'e koyar. Felsefe takviminde bir azizin yeri, kurduğu tarikatın felsefe tarihindeki ağırlığından gelir: Fransiskenler, on üçüncü ve on dördüncü yüzyılların en yaratıcı felsefe okulunu oluşturdu. Bonaventura, Roger Bacon, Duns Scotus ve Ockhamlı William, hepsi Fransisken'di; Scotus'un "bireysellik" (haecceitas) kavramı ve Ockham'ın adcılığı, Francesco'nun her yaratığı tek ve biricik olarak sevmesinin felsefi diline dönüşmüş gibidir. Francesco'nun kendi "felsefesi" bir metin değil bir yaşam biçimiydi: Mülkiyeti reddetmek, "Kardeş Güneş, Kız Kardeş Ay" diye seslenerek doğayı bir akrabalık ağı olarak görmek, yoksulluğu bir eksiklik değil bir özgürlük olarak yaşamak. Yedi yüz yıl sonra Lynn White'ın 1967 tarihli "Ekolojik Krizimizin Tarihsel Kökleri" makalesi, Hıristiyanlığın doğaya egemenlik ideolojisinin tek istisnası olarak Francesco'yu gösterdi ve onu "ekolojistlerin koruyucu azizi" ilan etmeyi önerdi; 1979'da Vatikan bunu yaptı. Papa Francesco'nun 2015 tarihli Laudato si' genelgesi adını onun ilahisinden aldı. Agamben'in En Yüce Yoksulluk (2011) kitabı, Fransisken "kullanım" kavramını, mülkiyetsiz kullanım fikrini, mülkiyet hukukunun dışında bir hayat biçiminin felsefi modeli olarak okudu.
William Morris, 3 Ekim 1896'da Londra'da, 62 yaşında öldü; doktoru ölüm nedenini "William Morris olmak ve on adamın işini yapmak" diye açıkladı. Şair, tasarımcı, yayıncı, sosyalist; ve estetik ile siyasetin birbirinden ayrılamayacağını savunan bir düşünür. Ruskin'den aldığı fikri, Gotik katedrallerin güzelliğinin onları yapan zanaatkârların özgür emeğinden geldiği, sanayi kapitalizminin ise emeği ve dolayısıyla güzelliği yok ettiği fikrini, Marx'ın yabancılaşma kavramıyla birleştirdi: "Sanat, insanın emeğindeki sevincin ifadesidir." Useful Work versus Useless Toil (1884) ve ütopik romanı News from Nowhere (1890), iş ile sanat arasındaki ayrımın kalktığı bir toplumu tasarlar. Morris'in estetiği, Arts and Crafts hareketi üzerinden Bauhaus'a ve modern tasarıma; siyasal düşüncesi E. P. Thompson'ın William Morris: Romantic to Revolutionary (1955) kitabıyla İngiliz Marksizmine, "ekososyalizm"e ve bugün "iş nedir?" sorusuna geri dönen tartışmalara ulaştı. Sitemizde yapay zekânın ekonomi-politiğini ele alırken Arendt'in emek-iş ayrımına değinmiştik; Morris, o ayrımı Arendt'ten yetmiş yıl önce, bir dokuma tezgâhının başında düşünen adamdır.
Louis Aragon, 3 Ekim 1897'de Paris'te doğdu. Breton'la birlikte sürrealizmin kurucularından; Paris Köylüsü (1926), Walter Benjamin'in Pasajlar projesini başlatan kitaptır, Benjamin bunu kendisi söyler: "Akşamları yatakta iki sayfadan fazla okuyamıyordum, kalbim öyle çarpıyordu ki." 1930'da Sovyetler Birliği'ne gitti, komünist oldu, sürrealizmden koptu ve Fransız Komünist Partisi'nin en önemli şairi, sonra en huzursuz vicdanı oldu; Stalin'i yüceltti, 1956'dan sonra Macaristan ve 1968 Prag müdahalelerini eleştirdi. Felsefe için Aragon, sürrealizmin "nesnel rastlantı" ve "gündelik olanın mucizesi" kavramlarının yazarı; Benjamin ve Lefebvre üzerinden "gündelik hayatın eleştirisi"nin kaynağıdır. 1982'de öldü.
3 Ekim 1990'da Demokratik Alman Cumhuriyeti, Federal Almanya'ya katıldı ve kırk yıllık bölünme sona erdi. Siyaset felsefesi için bu tarih, bir ulusun yeniden kurulmasının nasıl meşrulaştırılacağı sorusunu gündeme getirdi ve soruyu en keskin soran, Jürgen Habermas oldu. Birleşme sürecinde yazdığı "DM-Milliyetçiliği" (Die Zeit, Mart 1990) ve "Sonradan Devrim" başlıklı yazılar, birleşmenin bir "anayasal kurucu an" olarak, yeni bir anayasa referandumuyla ve yurttaşların katılımıyla yapılması gerektiğini; oysa Deutsche Mark'ın gücüne dayanan, Doğu'nun Batı'ya "katılması" biçimindeki hızlı birleşmenin, siyasal aidiyeti ekonomik refaha ve etnik köken duygusuna bağlayan bir milliyetçilik üreteceğini savunuyordu. Habermas'ın alternatifi "anayasal vatanseverlik"ti: Bir ulusun birliği kan ya da para değil, demokratik ilkelere bağlılık üzerine kurulmalıdır. Otuz altı yıl sonra, Doğu Almanya eyaletlerinde aşırı sağın yükselişi, Habermas'ın uyarısını yeniden tartışmaya açtı; sitemizde demografi ve siyaset felsefesi yazısında anayasal vatanseverlik tezinin bugünkü sınavına değinmiştik. Bugün Almanya'da resmî tatil olan "Alman Birliği Günü", felsefe takviminde Habermas'ın sorusunun günüdür: Bir "biz", neyin üzerine kurulur?
Philippa Foot, erdemlerin insanın türü olarak iyi yaşaması için gerekli olduğunu söyledi; Francesco, iyi yaşamanın mülkiyetsiz de mümkün olduğunu gösterdi; Morris, emeğin sevinç olabileceği bir dünyayı tasarladı; Aragon, gündelik olanın mucizesini aradı; Habermas, bir ulusun hangi temelde "biz" diyebileceğini sordu. Beşi de aynı soruya farklı yerlerden bakıyor: İyi bir insan hayatı neye benzer ve onu hangi toplum mümkün kılar? Foot'un cevabı, 3 Ekim'in en kalıcı mirası olabilir: Bu soru, bir tercih sorusu değil, insan türü hakkında bir olgu sorusudur; ve felsefe, bu olguyu betimlemekten vazgeçtiği gün, Nazilere "yanlış" demeyi de bırakır.
Gandhi'den Simondon'a: Şiddetsizlik, teknik, benlik ve insan olma sorusu. 2 Ekim, Mahatma Gandhi'nin doğumuyla şiddetsizliğin dünya çapında düşünsel ve siyasal bir ilkeye dönüşmesini, Gilbert Simondon'un doğumuyla insan-teknik ilişkisinin yeni bir ontolojiye kavuşmasını ve Swami Abhedananda ile Vedanta'nın Batı'yla karşılaşmasını hatırlatır. Aynı gün Wallace Stevens doğdu, Marcel Duchamp öldü; BM bugünü Uluslararası Şiddetsizlik Günü ilan etti.
Tarihte bazı günler filozofların doğum ve ölüm tarihleriyle öne çıkar; bazı günler ise felsefenin kendisinin dönüşümünü hatırlatır. 30 Eylül ve 1 Ekim, epistemoloji, mistisizm, hermeneutik ve siyaset felsefesi açısından dikkat çekici isimleri aynı takvimde buluşturuyor: Condillac'ın heykeli, Mevlânâ'nın doğumu, Claudia Card'ın kötülük kuramı, Dilthey'in 'anlama'sı, Alvin Goldman'ın dışsalcılığı ve Mészáros'un sermaye eleştirisi.