Makineler artık yalnızca emeği değil, sermayenin kendisini de yeniden örgütlüyor. Stanford AI Index 2026'ya göre küresel kurumsal yapay zekâ yatırımı 2025'te 581,7 milyar dolara çıktı; Alphabet tek başına 2026 için 175-185 milyar dolarlık altyapı harcaması öngörüyor. Soru artık 'hangi işler kaybolacak?' değil: Yapay zekânın ürettiği değer kimin olacak? Marx'tan Arendt'e, Foucault'dan Habermas, Polanyi ve Simondon'a altı düşünürle bir ekonomi-politik okuması.
Bir veri merkezinin sunucu odası, 2013 · Fotoğraf: BalticServers.com, CC BY-SA 3.0 · Wikimedia Commons
Yapay zekâ hakkında konuşurken genellikle yanlış soruyla başlıyoruz: "Yapay zekâ insanların hangi işlerini elinden alacak?" Bu soru önemsiz değil; ama iktisat tarihinin öğrettiği bir şey varsa, o da teknolojik dönüşümlerin asıl kavgasının işlerin değil, mülkiyetin etrafında döndüğüdür. Dokuma tezgâhı dokumacının işini aldı; ama asıl soru tezgâhın kime ait olduğuydu. 2026 sonbaharında yapay zekâ için de aynı soru beliriyor: Yapay zekânın ürettiği ekonomik değer kimin olacak?
Çünkü yapay zekâ artık yalnızca yeni bir yazılım teknolojisi değil. Çiplerden veri merkezlerine, elektrik şebekelerinden bulut altyapısına, telif haklarından işgücüne, eğitimden savunmaya kadar ekonominin maddi ve siyasal yapısını yeniden düzenleyen devasa bir üretim sistemi hâline geliyor. Bu yazı, bu dönüşümü felsefenin altı düşünürünün kavramlarıyla okumayı deniyor: Marx'ın mülkiyet sorusu, Arendt'in emek-iş-eylem ayrımı, Foucault'nun görünmez iktidarı, Habermas'ın meşruiyet kuramı, Polanyi'nin "gömülü ekonomi"si ve Simondon'un teknik nesneler felsefesi.
Rakamlar: Bir teknoloji hikâyesi değil, bir mülkiyet hikâyesi#
Stanford İnsan Merkezli Yapay Zekâ Enstitüsü'nün nisan ayında yayımladığı 2026 AI Index raporuna göre, küresel kurumsal yapay zekâ yatırımı 2025'te yaklaşık 581,7 milyar dolara ulaştı; bu, bir önceki yıla göre yüzde 130'luk bir artış. Özel yatırımlar 344,7 milyar dolarla bunun en büyük bölümünü oluşturdu; üretken yapay zekâ şirketleri bu özel yatırımın 170,9 milyar dolarını çekti. Coğrafi dağılım daha da çarpıcı: ABD tek başına 285,9 milyar dolarlık özel yatırım aldı; Çin'deki özel yatırım 12,4 milyar dolar düzeyinde kaldı. Raporun kendi ifadesiyle, model üretimi hâlâ ağırlıklı olarak iki ülkede yoğunlaşıyor ve "yapay zekâ egemenliği" ulusal politika gündemlerinin belirgin bir başlığı hâline geldi.
Tek bir şirketin planı ölçeği gösteriyor: Alphabet, 2025'te 91,4 milyar dolar olan sermaye harcamasını 2026'da 175-185 milyar dolara çıkaracağını açıkladı; bunun yaklaşık yüzde 60'ı sunuculara, yüzde 40'ı veri merkezleri ve ağ donanımına gidecek, 2027'de harcamanın daha da artması bekleniyor. Şirket, bu yatırımı finanse etmek için hisse satışına gitti. Bir arama motoru şirketi, birkaç yıl içinde dünyanın en büyük fizikî altyapı yatırımcılarından birine dönüştü.
Bu rakamlar bize teknolojik bir başarı hikâyesinden çok daha fazlasını söylüyor. Yapay zekâ aynı zamanda bir mülkiyet hikâyesidir: Dünyanın üretim kapasitesinin yeni katmanı, birkaç şirketin ve iki devletin elinde kuruluyor.
Marx'ın sorusu geri dönüyor: Üretim araçlarının sahibi kim?
Jung'dan Freud'a, Lacan'dan Debord'a: İnsanlık ilk kez kendi bastırılmış arzularını gerçek zamanlı olarak seyrediyor olabilir mi? Beğeniler, kaydırmalar ve sessizlikler milyarlarca küçük 'rüya' olarak birikirken, algoritma bir ayna mı, bir yükselteç mi, yoksa yeni bir kültürel rahip sınıfı mı? Tarde'dan Castoriadis'e, Gerbaudo'nun 'reaktif demokrasi'sinden Deleuze'ün denetim toplumlarına uzanan bir soruşturma.
Karl Marx'ın on dokuzuncu yüzyılda sorduğu temel soru bugün şaşırtıcı biçimde güncel: Bir toplumun üretim kapasitesi kimlerin elindedir ve bu kapasitenin yarattığı değer nasıl paylaşılmaktadır? Sitemizde Marx'ı bugün okumak başlıklı yazımızda "makinenin sahibi" sorusuna değinmiştik; yapay zekâ bu soruyu yeni bir ölçekte yeniden kuruyor.
Yapay zekâ açısından "üretim aracı" yalnızca algoritma değildir. Modeli eğiten veri, GPU kümeleri, enerji, veri merkezleri, bulut altyapısı, araştırmacılar, mühendisler, kullanıcı davranışları ve dağıtım platformları birlikte düşünüldüğünde ortaya devasa bir teknik-ekonomik kompleks çıkar. Marx'ın Grundrisse'deki "makineler üzerine fragman"ı, bilimin ve toplumsal bilginin "sabit sermaye"ye dönüşmesini öngörmüştü: Toplumun ortak zekâsı makineye gömülür ve makinenin sahibi bu ortak zekânın ürününe el koyar. Büyük dil modelleri bu fragmanın neredeyse harfi harfine gerçekleşmesi gibidir: İnsanlığın yazdığı her şey, kitaplar, forumlar, kodlar, ansiklopediler, bir modelin ağırlıklarına dönüşür ve bu ağırlıklar birkaç şirketin bilançosunda "varlık" olarak yer alır. Marksist iktisatçıların son yıllarda üretken yapay zekâyı bilgi emeğinin değişim değeri ve "algoritmik kapitalizm" kavramları üzerinden tartışması bu yüzden şaşırtıcı değil; sitemizde David Harvey'in sermaye analizine ve Peter Singer'ın yapay zekâ ile kapitalizm üzerine görüşlerine yer vermiştik.
Buradaki kritik ayrım şudur: Yapay zekânın üretkenliği ile yapay zekânın mülkiyeti aynı şey değildir. Bir teknolojinin üretimi artırması, kazancının topluma eşit biçimde dağılacağı anlamına gelmez; on dokuzuncu yüzyıl İngiltere'sinde üretkenlik yarım yüzyıl boyunca arttı, ücretler yerinde saydı. İktisat tarihçilerinin "Engels duraklaması" dediği bu dönem, bugünkü tartışmanın tarihsel aynasıdır.
Sohbet robotlarının kullanıcı açısından ücretsiz veya düşük maliyetli olması ekonomik gerçekliği gizler. Kullanıcı ekranda yalnızca bir sohbet penceresi görür. Arkasında veri merkezleri, enerji santralleri, yüksek performanslı çipler, soğutma sistemleri, fiber ağlar, uzman emeği ve yüz milyarlarca dolarlık sermaye yatırımı vardır. Marx'ın "meta fetişizmi" dediği şey, ürünün arkasındaki toplumsal ilişkilerin görünmez olmasıydı; yapay zekâ bu görünmezliği mükemmelleştirir: Ürün, bir "zekâ" olarak görünür, bir altyapı olarak değil.
Bu nedenle yapay zekânın ekonomi-politiği "işlerimizi robotlar mı alacak?" sorusundan ibaret değildir. Daha büyük soru şudur: Hesaplama gücünü kim kontrol edecek? Çipler Tayvan'da üretiliyor, tasarımları Kaliforniya'da, enerjisi Teksas'ta ve Körfez'de, verisi her yerde. Bu zincirin herhangi bir halkasını kontrol eden, bütünü üzerinde söz sahibi oluyor.
Yeni sınıf ayrımı: Modeli kullananlar ve modeli sahiplenenler#
Yapay zekâ çağında yeni bir ekonomik ayrım ortaya çıkıyor: Bir tarafta yapay zekâyı kullanan yüz milyonlarca çalışan ve tüketici; diğer tarafta modelleri, veriyi, çipleri, bulutu ve enerji altyapısını kontrol eden şirketler ve devletler. Bu ayrım klasik "işçi-sermayedar" karşıtlığının aynısı değil; çünkü modeli kullananların çoğu, Marx'ın anlamında proleter değil, bilgi işçisi, serbest meslek sahibi veya küçük girişimci. Ama Marx'ın mülkiyet sorusunu yeniden gündeme getiriyor: Üniversite eğitimli çalışanlar için yapay zekâ yalnızca bir "iş otomasyonu" meselesi değil, giderek bir rant sağlayan varlık meselesi. Modeli sahiplenen, ondan geçen her işlemden pay alıyor; kullanan ise üretkenliğini artırırken bağımlılığını da artırıyor.
Burada ekonomi-politik açıdan kritik soru şudur: Yapay zekâ bir işçi mi, bir makine mi, bir altyapı mı, yoksa sermayenin yeni biçimi mi? Muhtemelen bunların hepsinden biraz; ve tam da bu melez karakter, mevcut hukuki ve iktisadi kategorilerin ona uymamasının nedeni.
Hannah Arendt'in İnsanlık Durumu'nda (1958) yaptığı emek-iş-eylem (labor-work-action) ayrımı, yapay zekâ tartışmasına başka bir kapı açıyor. Arendt için emek, yaşamın biyolojik döngüsünü sürdüren, tüketilen şeyler üreten faaliyettir; iş, kalıcı bir dünya kuran, eserler yaratan faaliyettir; eylem ise insanların birbirleriyle konuşarak ve birlikte hareket ederek siyasal bir alan kurmasıdır. Modernliğin trajedisi, Arendt'e göre, bu üçlünün emeğe indirgenmesi, insanın "çalışan hayvan" (animal laborans) olarak tanımlanmasıydı.
Yapay zekânın özellikle zihinsel emeğe girmesi bu nedenle yalnızca ücret meselesi değildir. İnsanlar daha az çalıştığında ne olacak? Arendt'in çerçevesinde iki cevap vardır. Birinci ihtimal: Daha az zorunlu emek, daha fazla iş ve eylem; yani eğitim, sanat, bakım, siyasal katılım için özgürleşen zaman. İkinci ihtimal: Emek ortadan kalkarken gelir de ortadan kalkar; insanlar "çalışan hayvan" kimliklerini kaybeder ama yerine bir şey koyamazlar ve ekonomik sistemin dışına itilirler. Arendt'in 1958'de yazdığı cümle bugün kehanet gibi okunuyor: Otomasyon çağı, "emeğin zincirlerinden kurtulmuş bir çalışanlar toplumu" doğurma riskini taşır; yani hâlâ her şeyi emek olarak gören, ama artık emek edemeyen bir toplum. Dolayısıyla mesele "insanların işi kalacak mı?" değil, "insanların toplumsal değer üretme ve birlikte dünya kurma biçimi ne olacak?" sorusudur.
Michel Foucault iktidarın yalnızca yasaklayan bir güç olmadığını, insan davranışlarını ölçen, sınıflandıran, normalleştiren ve yönlendiren mekanizmalarla çalıştığını göstermişti. Hapishanenin Doğuşu'ndaki panoptikon, görülmeden gören bir bakışın kurduğu disiplini anlatıyordu. Algoritmik ekonomide bu fikir daha da karmaşık hâle geliyor; çünkü artık bakan bir göz bile yok, yalnızca bir hesaplama var.
Yapay zekâ sistemleri işe alım yapıyor, kredi puanlıyor, risk hesaplıyor, reklam gösteriyor, müşteri davranışını tahmin ediyor, çalışan performansını ölçüyor, içerik sıralıyor ve giderek kamu yönetiminde karar destek sistemlerinin parçası oluyor. Bu nedenle yapay zekâ bir "araç" olmaktan çıkıp toplumsal seçme ve sınıflandırma altyapısı hâline geliyor. Foucault'nun "biyopolitika" dediği, nüfusu istatistiksel olarak yöneten iktidar biçimi, algoritmik sınıflandırmayla yeni bir araç kazanıyor: Her birey, kendisi hakkında hiçbir şey bilmediği bir "profil" olarak yönetiliyor. Foucault'nun kavramlarıyla çalışan çağdaş literatürün "algoritmik yönetimsellik" terimiyle anlattığı şey tam olarak bu: Mevcut güç asimetrilerini yeniden üreten ve veri üzerinden yeni ekonomik değer çıkaran bir sınıflandırma iktidarı.
Jürgen Habermas açısından modern demokratik meşruiyet, yalnızca doğru karar vermekle değil, insanların kararların gerekçelerini tartışabilmesiyle ilgilidir. İletişimsel eylem kuramı, meşruiyeti sonuçta değil, gerekçelerin kamusal alanda sınanabilmesinde bulur. Yapay zekâ bu noktada ilginç bir paradoks yaratıyor: Bir algoritma insanlardan daha doğru tahmin yapabilir. Ama doğru tahmin yapmak, meşru karar vermek anlamına gelir mi?
Bir yapay zekâ sistemi bir kişinin kredi alamayacağını, bir öğrencinin risk grubunda olduğunu veya bir başvurunun önceliklendirilmesi gerektiğini söyleyebilir. Fakat vatandaşın sorusu şudur: "Neden?" Eğer cevabın arkasında anlaşılması güç bir model varsa, Habermas'ın anlamında bir meşruiyet açığı başlar; çünkü gerekçe yoktur, yalnızca çıktı vardır. Habermas'ın son kitabı Kamusal Alanın Yeni Bir Yapısal Dönüşümü (2022), dijital platformların kamusal tartışmayı parçaladığını yazıyordu; yapay zekâ bu parçalanmaya bir katman daha ekliyor: Kararın kendisi tartışma alanının dışına çıkıyor. Bu yüzden "açıklanabilir yapay zekâ" talebi teknik bir tercih değil, doğrudan demokratik meşruiyet meselesidir; Habermas'ın ardından yazdığımız yazıda bu mirasın güncelliğine değinmiştik.
Polanyi: Ekonomi toplumdan bağımsız bir alan değildir#
Karl Polanyi'nin Büyük Dönüşüm'ü (1944), piyasanın "kendi kendini düzenleyen" bir mekanizma olduğu fikrinin bir ütopya olduğunu, piyasanın her zaman toplumsal kurumlara "gömülü" olduğunu ve emek, toprak ve paranın "hayalî metalar" olarak piyasalaştırılmasının toplumsal yıkım ürettiğini savunuyordu. Yapay zekâ ekonomisinin en az konuşulan tarafı, Polanyi'nin bu tezini doğruluyor: Yapay zekâ bulutta yaşar gibi görünür, ama toprağa basar.
Veri merkezleri araziye, elektriğe, suya, soğutmaya ve ulaşım altyapısına ihtiyaç duyar. ABD'de veri merkezlerinin elektrik maliyetlerinin kimin tarafından karşılanacağı, şebeke yatırımlarının faturalara nasıl yansıyacağı ve yerel toplulukların su kaynaklarının nasıl paylaşılacağı 2026'da federal ve eyalet siyasetinin konusu oldu. Bu, yalnızca bir enerji meselesi değil; yapay zekânın ekonomik maliyetlerinin toplumsallaştırılıp kazançlarının özelleştirilmesi sorusudur. Polanyi'nin diliyle: Veri, bugünün "hayalî metası"dır; insanların konuşmaları, yazıları ve davranışları, kendileri için üretilmemiş bir piyasada alınıp satılan girdilere dönüştürülmüştür. Polanyi'nin öngördüğü "karşı hareket", telif davaları, veri koruma yasaları ve yerel topluluk direnişleri biçiminde çoktan başladı.
Simondon: Belki de mesele "insan mı makine mi?" değildir#
Gilbert Simondon, Teknik Nesnelerin Varoluş Tarzı Üzerine (1958) adlı kitabında, teknolojiyi insanın karşısındaki yabancı bir nesne olarak düşünmek yerine, teknik nesnelerin kendi oluşum (bireyleşme) süreçlerini anlamaya çalışıyordu. Simondon'a göre modern kültürün hastalığı, makineyi ya tehdit ya da köle olarak görmesi, teknik gerçekliği kültürden dışlamasıydı. Bu yaklaşım bugün yapay zekâ felsefesinde yeniden canlanıyor: Araştırmacılar Simondon'un bireyleşme kavramını, yapay zekâ sistemlerinin ve ürettikleri imgelerin nasıl oluştuğunu anlamak için kullanıyor.
Bu önemli; çünkü yapay zekâyı yalnızca "insanın yerine geçen makine" olarak gördüğümüzde, ekonomik ve toplumsal dönüşümün büyük kısmını kaçırıyoruz. Simondon'un sorusu şudur: Bu teknik nesne hangi ilişkiler ağı içinde oluşuyor ve bu ağ kimleri içeriyor, kimleri dışlıyor? Yapay zekâ modelleri, insan etiketleyicilerin, veri temizleyicilerin, içerik moderatörlerinin ve milyarlarca kullanıcının katkısıyla oluşan "ortak-bireyleşme" ürünleridir; ama bu ortak oluşumun mülkiyeti ortak değildir. Simondon'un çerçevesi, Marx'ın sorusuna teknik bir derinlik katar: Mülkiyet, yalnızca makinenin değil, makinenin oluşum sürecinin mülkiyetidir.
Yapay zekâ şirketleri devasa miktarlarda özel sermaye toplarken devletler de altyapıya yatırım yapıyor, düzenlemeler geliştiriyor ve "yapay zekâ egemenliği" kavramını ulusal stratejilerin merkezine taşıyor. AI Index 2026, egemenliğin ulusal politika gündeminin belirgin unsurlarından biri hâline geldiğini ve açık kaynak ekosistemlerinin diğer ülkelerin katılımını artırmaya başladığını vurguluyor. Sitemizde eylül ayında yapay zekâ ve dünya siyaseti ile BM Güvenlik Konseyi'ndeki yapay zekâ brifingini ele almıştık; ekonomi-politik tablo, o jeopolitik tablonun altyapısıdır.
Bu durum yeni bir soruya yol açıyor: Yirmi birinci yüzyılda egemenlik yalnızca toprak ve enerji üzerinde mi kurulacak, yoksa hesaplama kapasitesi üzerinde de mi? Çip üretimi, veri, enerji, bulut altyapısı ve modeller artık ulusal güç unsurlarının parçası. Devletin geri dönüşü, ama hangi devletin ve hangi toplumsal sözleşmeyle?
Burada aceleci kehanetlerden kaçınmak gerekiyor. Yapay zekânın kapitalizmi ortadan kaldıracağına dair hiçbir zorunlu sonuç yok; aynı şekilde yapay zekânın yalnızca verimliliği artıran nötr bir araç olacağı da söylenemez. Asıl mesele teknolojinin kendisinden çok onu çevreleyen mülkiyet, hukuk, emek, rekabet, enerji ve siyasal kurumlar.
Marx bize mülkiyeti, Arendt emeğin anlamını, Foucault iktidarın görünmez biçimlerini, Habermas meşruiyet ve iletişimi, Polanyi piyasanın toplumsal gömülülüğünü, Simondon ise teknik nesnelerin oluşumunu düşünmek için araçlar sunuyor. Hiçbiri yapay zekâyı görmedi; ama hepsi, teknolojinin bir toplumun kendisi hakkında verdiği karar olduğunu biliyordu.
Belki de yirmi birinci yüzyılın temel sorusu "yapay zekâ ne kadar akıllı olacak?" değil, şu olacak: "Yapay zekânın ürettiği dünyanın sahibi kim olacak?" Çünkü yapay zekânın ekonomi-politiği nihayetinde makinelerin değil, insanların birlikte nasıl yaşayacağına ilişkin bir siyaset felsefesi problemidir.
Resimden müziğe, yaratıcılıktan telife: Yapay zekâ sanatın ne olduğunu değil, sanatçı dediğimiz kişinin kim olduğunu sorgulatıyor. JAAC'ın 'AI and Philosophy of the Arts' özel sayısı, Berlin'deki AIMC konferansı, Organised Sound'daki yeni makale ve San Francisco'daki ilk jüri davası ışığında Benjamin'den Danto'ya, Collingwood'dan Beardsley'ye, Adorno'dan Heidegger'e uzanan bir soruşturma.
Theodor W. Adorno, Martin Heidegger, Monroe C. Beardsley
BM Güvenlik Konseyi yapay zekâyı barış ve güvenlik gündemine aldı; Guterres 'dibe doğru bir yarış' uyarısı yaptı; Philosophy & Technology'de arka arkaya iki makale yapay zekânın demokrasiyle ilişkisini yeniden kurdu. Hobbes'tan Arendt'e, Kant'tan Habermas'a siyaset felsefesi bu yeni iktidar makinesine ne söylüyor?