Yapay Zekâ Dünya Siyasetini Değiştirirken: İktidarın Yeni Makinesi mi, İnsanlığın Yeni Sınavı mı?
BM Güvenlik Konseyi yapay zekâyı barış ve güvenlik gündemine aldı; Guterres 'dibe doğru bir yarış' uyarısı yaptı; Philosophy & Technology'de arka arkaya iki makale yapay zekânın demokrasiyle ilişkisini yeniden kurdu. Hobbes'tan Arendt'e, Kant'tan Habermas'a siyaset felsefesi bu yeni iktidar makinesine ne söylüyor?
Haber Merkezi
Felsefe Haberleri yayın kurulu.

Siyaset felsefesinin en eski sorusu, iktidarın kaynağı ve sınırıdır. Bu soru, tarihin her büyük teknolojik kırılmasında yeniden sorulmuştur: Matbaa, dinsel otoriteyi; buhar, toprak aristokrasisini; telgraf ve radyo, ulusal kamuoyunun sınırlarını değiştirdi. Bugün, 2026 Eylül'ünün ortasında, aynı soru bir kez daha ve bu kez alışılmadık bir aciliyetle karşımızda. Çünkü yapay zekâ, önceki teknolojilerden farklı olarak yalnızca iktidarın aracı değil, giderek iktidarın biçimi hâline geliyor: Kararı hızlandıran, öngörüyü tekelleştiren, kamuoyunu ölçen ve şekillendiren bir makine.
Bu haftanın haberleri bu dönüşümün artık soyut bir tartışma olmadığını gösteriyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin Eylül ayı gündeminde yapay zekâ, uluslararası barış ve güvenlik başlığı altında ayrı bir madde olarak yer aldı. Security Council Report'un aylık öngörüsüne göre Konsey, 2 Eylül'de Bahreyn, Fransa, Yunanistan ve Letonya'nın ev sahipliğinde "erken uyarıdan kalıcı barışa: çatışma çözümünde yapay zekâdan yararlanmak" başlıklı gayriresmî bir diyalog düzenledi; Fransa'nın dönem başkanlığında, Genel Kurul haftasına denk gelen üst düzey bir yapay zekâ toplantısı planlanıyor. BM Genel Sekreteri António Guterres ise 16 Eylül'de yaptığı açıklamada dünyanın yapay zekâ güvenliğinde "dibe doğru bir yarışı" kaldıramayacağını söyledi ve büyük güçler arasındaki jeopolitik bölünmenin ortak güvenlik kurallarını imkânsızlaştırmasından endişe ettiğini belirtti. Bu gelişmelerin ayrıntılarını bugünkü Dünya sayfamızda ele alıyoruz; burada asıl soruyu sormak istiyoruz: Felsefe, bu yeni iktidar makinesi hakkında ne söyleyebilir?
Hobbes'un Leviathan'ı ve algoritmik egemen
Thomas Hobbes, Leviathan'da (1651) devleti, insanların güvenlik karşılığında doğal haklarının bir kısmını devrettiği yapay bir kişi olarak tanımlamıştı. Hobbes'un kelimesi tam olarak buydu: Devlet bir automaton'dur, insan eliyle yapılmış yapay bir insandır. Bu benzetme, on yedinci yüzyılda mekanik bir metafordu; bugün neredeyse harfi harfine gerçekleşiyor. Yapay zekâ sistemleri, devletlerin karar alma süreçlerine, istihbarat analizine, sınır denetimine ve askerî hedeflemeye giriyor. Michael C. Horowitz'in Şubat 2026'da Centre for International Governance Innovation için yazdığı Artificial Intelligence, the Future of War and International Politics başlıklı rapor, bu dönüşümü tarihsel bir perspektife oturtuyor: Nükleer silahlardan farklı olarak yapay zekânın sınırı bu kez devletler değil, şirketler belirliyor; en gelişmiş sistemler ordulardan önce özel laboratuvarlarda ortaya çıkıyor. Horowitz, uluslararası toplumun önünde üç seçenek olduğunu yazıyor: Otonom silah sistemleri konusunda bir anlaşma, nükleer silahlar üzerinde insan denetiminin korunmasına dair bağlayıcı bir taahhüt ve BM çatısı altında yeni bir kurum.
Hobbes'un çerçevesinden bakınca sorun şudur: Egemen, meşruiyetini güvenlik sağlama kapasitesinden alır. Yapay zekâ bu kapasiteyi artırırken egemenin kendisini de dönüştürüyor. Kararı hızlandıran sistem, kararın kimin olduğunu bulanıklaştırıyor. Bir devletin yapay zekâ destekli erken uyarı sistemi bir saldırı tahmini ürettiğinde, "egemen" kimdir: Sistemi tasarlayan mühendis mi, veriyi sağlayan şirket mi, sonucu onaylayan subay mı? Nextgov'un 2 Eylül'de aktardığı, Institute for Security and Technology ile Future of Life Institute'un 111 ulusal güvenlik ve yapay zekâ uzmanıyla yaptığı ankette katılımcıların yüzde 96'sı nükleer kullanım kararının mutlaka bir insan tarafından verilmesi gerektiğini söylüyor; yüzde 87'si yapay zekânın on yıl içinde insan denetiminin dışına çıkma olasılığını yüzde 10 ya da daha yüksek görüyor; üçte biri bu kaybın geri alınamaz olacağını bekliyor. Bu rakamlar, Hobbes'un yapay insanının gerçekten de kendi iradesine sahip olup olamayacağı sorusunun artık felsefe seminerlerinin dışına taştığını gösteriyor.
Kant'ın barışı ve algoritmik hukuk
Immanuel Kant, Ebedî Barış'ta (1795) uluslararası barışın ancak cumhuriyetçi anayasalar, bir devletler federasyonu ve kozmopolit hukuk üzerine kurulabileceğini savunmuştu. Kant'ın üç maddesi, bugün BM sisteminin ve uluslararası hukukun düşünsel çekirdeğini oluşturur. Yapay zekâ bu çekirdeği iki yönden zorluyor. Birincisi, Kant'ın cumhuriyetçi anayasa şartı, yurttaşların savaş kararına katılımını öngörür; savaş kararlarının giderek kapalı, teknik ve hızlı sistemlerin içine çekilmesi bu katılımı fiilen ortadan kaldırıyor. İkincisi, kozmopolit hukuk evrensel bir ahlaki topluluğu varsayar; oysa yapay zekâ altyapısı, yarı iletkenler, hesaplama gücü, enerji ve kritik mineraller üzerindeki rekabet, Security Council Report'un da vurguladığı gibi, dünyayı yeni bir kutuplaşma haritasına bölüyor.
Yine de Kant'tan öğrenilecek şey, karamsarlık değil. Ebedî Barış'ın mantığı, barışın doğal bir durum olmadığını, kurulması gereken bir şey olduğunu söyler. Guterres'in çağrısı, BM'nin yeni kurduğu Bağımsız Uluslararası Yapay Zekâ Bilimsel Paneli ve Yapay Zekâ Yönetişimi Küresel Diyaloğu, tam da bu Kantçı "kurma" işinin bugünkü biçimleridir. Akademisyenlerin yapay zekâ konusunda bağlayıcı bir uluslararası antlaşma için yayımladığı açık mektup da aynı geleneğin içindedir.
Arendt: İktidar ve şiddet arasında
Hannah Arendt, Şiddet Üzerine'de (1970) iktidar ile şiddeti kesin bir biçimde ayırmıştı: İktidar, insanların birlikte eylemesinden doğar; şiddet ise araçlara dayanır. Araçların sofistikeleşmesi iktidarı artırmaz, tam tersine, iktidarın yerini alma tehlikesi taşır. Arendt'in bu ayrımı, yapay zekâ çağının en aydınlatıcı kavramsal aracı olabilir. Otonom silahlar, gözetim sistemleri ve tahmine dayalı polislik, iktidarın değil şiddetin araçlarıdır; ve Arendt'in uyarısı, bu araçların birlikte eyleme yeteneğini, yani gerçek iktidarı aşındırdığı yönündedir. Bir hükümet yurttaşlarını ikna etmek yerine onları öngörebiliyorsa, ikna etmeye ihtiyaç duymayacaktır. Arendt'in "kimsenin yönetimi" dediği bürokrasi, algoritmik yönetimde en saf biçimine ulaşır: Sorumlu bir kişi yoktur, yalnızca bir sistem vardır.
Habermas ve müzakerenin makineleşmesi
Jürgen Habermas'ın iletişimsel eylem kuramı, meşruiyeti müzakereye bağlar: Bir norm, ancak etkilenen herkesin özgür bir tartışmada kabul edebileceği bir norm ise geçerlidir. Bu ay Philosophy & Technology dergisinde yayımlanan iki makale, bu Habermasçı ideali yapay zekâ karşısında sınıyor.
Thomas Ploug'un ilk yazarı olduğu ve 21 Ağustos'ta çevrimiçi yayımlanan "AI and Democracy: Mapping Notions, Debates and Challenges" başlıklı derleme, yapay zekânın demokrasi için "tehdit mi, imkân mı" olduğu sorusunun yanlış sorulduğunu savunuyor. Yazarlara göre demokrasi özünde tartışmalı bir kavramdır; yapay zekânın demokratik değeri, hangi demokrasi modelini benimsediğinize göre değişir. Literatürü tarayan makale üç örüntü saptıyor: Kavramsal belirsizlik ile karamsar değerlendirmeler genellikle birlikte gidiyor; demokrasi modelleri çoğu zaman "miras alınıyor", yeniden düşünülmüyor; ve araştırmacıların demokratik varsayımları, yapay zekâ hakkındaki yargılarını belirliyor. Sonuç: Kavramsal netlik olmadan ampirik bulgular ile normatif argümanlar birbirinin yanından geçiyor.
Lorenzo Manuali'nin (Michigan Üniversitesi) 15 Eylül'de yayımlanan "When LLMs Threaten Democratic Autonomy" makalesi ise daha keskin bir tez ileri sürüyor. Bilgisayar bilimcilerin ve müzakereci demokrasi uygulayıcılarının büyük dil modellerini "demokrasiyi güçlendirmek" için kullanma projeleri, Manuali'ye göre, bir kolektifin kendi geleceğini belirleme yeteneğinin araçsal olmayan değerini tehdit ediyor. Makale, demokratik özerkliğin gerekli koşullarını, ortak bir niyetin varlığı ve bu niyetin politikada anlamlı ölçüde gerçekleşmesi olarak belirledikten sonra iki tür projenin, müzakereyi kolaylaştıran ve yurttaşların çıkarlarını temsil eden dil modellerinin, bu koşulları nasıl aşındırabileceğini gösteriyor. Habermasçı terimlerle: Müzakereyi bir makineye devretmek, müzakerenin ürettiği meşruiyeti de devretmektir. Sitemizde daha önce ele aldığımız dokuz ülkeli kutuplaşma araştırması ile birlikte okunduğunda tablo netleşiyor: Demokrasinin krizi ile yapay zekânın yükselişi aynı zeminde buluşuyor.
Foucault, Zuboff ve görünmez iktidar
Michel Foucault'nun Hapishanenin Doğuşu'nda (1975) anlattığı panoptikon, gözetlenenin gözetleyeni göremediği bir iktidar mimarisiydi. Shoshana Zuboff'un Gözetim Kapitalizmi Çağı (2019) bu mimarinin ticari biçimini betimledi: Davranış verisi hammaddedir, tahmin üründür, davranış değişikliği kârdır. Yapay zekânın dünya siyasetine girişi, bu iki analizi devlet düzeyine taşıyor. Foucault'nun "yönetimsellik" kavramı, iktidarın yasaklamaktan çok yönlendirmekle işlediğini söylüyordu; büyük dil modelleriyle beslenen bilgi ortamları tam da bunu yapıyor. Dikkat çekici olan, bu iktidarın görünmezliğidir: Bir sansür yasası tartışılabilir, bir öneri algoritması tartışılamaz, çünkü kimse onu görmez.
Rousseau ve Marx: Genel irade ve üretim araçları
Jean-Jacques Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi'ndeki (1762) "genel irade" kavramı, bugün yapay zekâ destekli kamuoyu araştırmaları ve "sentetik yurttaş" simülasyonlarıyla tuhaf bir yankı buluyor. Rousseau, genel iradenin tekil iradelerin toplamı olmadığını, ortak iyiyi hedefleyen bir iradenin ancak yurttaşların birbirini etkilemeden düşünmesiyle ortaya çıkabileceğini söylemişti. Yapay zekânın kamuoyu ölçümü ise tam tersini yapıyor: İradeleri toplar, ağırlıklandırır, öngörür. Manuali'nin "temsil eden dil modelleri" eleştirisi, aslında Rousseau'nun temsil eleştirisinin güncel biçimidir: Genel irade temsil edilemez; edildiği anda başka bir şeye dönüşür.
Marx'ın çerçevesi ise en maddi soruyu sorduruyor: Yapay zekâ çağında üretim araçlarına kim sahip? Horowitz'in vurguladığı gibi sınır modelleri birkaç şirketin elinde; Security Council Report'un tespitine göre yarı iletken, enerji ve veri üzerindeki rekabet yeni bir jeopolitik eksen oluşturuyor. Sitemizde Dario Amodei'nin "hızı yavaşlatmalıyız" çağrısını tartışırken de görmüştük: En güçlü teknolojinin sahipleri, onun düzenlenmesini talep ediyor; bu, Marx'ın hayal edemeyeceği bir çelişkidir.
Fırsatlar: İyimserliğin makul biçimi
Karamsar çerçevelerin yanına, hakkını vermek gerekir, gerçek fırsatları da koymak gerekir. Security Council Report'un kendisi, yapay zekânın çatışma önleme, arabuluculuk, barış operasyonları ve yaptırım izleme alanlarında sunduğu imkânları sıralıyor: Erken uyarı sistemleri, şiddet öncesi örüntüleri saptayabiliyor; dil modelleri, arabuluculuk süreçlerinde tarafların metinlerini analiz edebiliyor; uydu görüntüleri, ateşkes ihlallerini belgeleyebiliyor. Ploug ve arkadaşlarının makalesindeki uyarı burada da geçerli: Bu fırsatların "demokratik" olup olmadığı, hangi demokrasi anlayışıyla değerlendirdiğinize bağlı. Katılımcı bir demokrasi anlayışı için erişimi genişleten araçlar kazanç; müzakereci bir anlayış için aynı araçlar, müzakerenin niteliğini düşürüyorsa kayıptır.
Sorumluluk: Wiener'in uyarısı
Sibernetiğin kurucusu Norbert Wiener, 1960'ta Science'ta yayımlanan "Some Moral and Technical Consequences of Automation" makalesinde, öğrenen makinelerin yaratıcılarının niyetini aşabileceğini ve bu yüzden bir makineye devrettiğimiz her amacın gerçekten istediğimiz amaç olduğundan emin olmamız gerektiğini yazmıştı. Altmış altı yıl sonra IST ve FLI'nin anketindeki uzmanlar aynı kaygıyı ölçülebilir hâle getiriyor. Wiener'in sorusu ahlak felsefesinin en eski sorusudur: Bir eylemin sorumluluğu kime aittir? Yapay zekâ bu soruya yeni bir katman ekliyor: Karar, birden çok elden, birden çok sistemden geçtiğinde sorumluluk dağılıyor; ve dağılan sorumluluk, Arendt'in uyardığı gibi, hiç kimsenin sorumluluğuna dönüşüyor.
Amerika'daki tartışma ve BM'nin sınırları
Guterres'in "dibe doğru yarış" uyarısının arkasında, iki büyük yapay zekâ gücünün, Amerika Birleşik Devletleri ile Çin'in, ortak kurallar konusunda anlaşamaması var. Washington'da tartışma, federal düzenleme ile eyalet yasaları arasında, "inovasyonu boğmama" ile "ulusal güvenlik" arasında salınıyor; Pekin ise kendi yönetişim modelini uluslararası forumlara taşıyor. BM'nin kurumsal cevabı, Bilimsel Panel ve Küresel Diyalog, bağlayıcı olmayan mekanizmalar. Kant'ın federasyonu, bugün henüz bir tartışma masasından ibaret.
Sonuç: Sınav kimin?
Başlıktaki soruyu yanıtlamanın zamanı geldi: Yapay zekâ iktidarın yeni makinesi mi, insanlığın yeni sınavı mı? Her ikisi. Ama sınavın öznesi hakkında yanılmamak gerekir. Sınava giren, "insanlık" gibi soyut bir varlık değil, somut siyasal topluluklardır: Yurttaşlarına karar süreçlerini açmaya devam eden ya da etmeyen devletler; müzakereyi bir makineye devreden ya da devretmeyen kurumlar; kendi geleceğini belirleme iddiasını sürdüren ya da sürdürmeyen halklar. Hobbes'un yapay insanı, Kant'ın federasyonu, Arendt'in birlikte eylemi, Habermas'ın müzakeresi, hepsi aynı şeyi söylüyor: Siyaset, insanların birbirine ne yaptığıdır. Makinelerin bu ilişkiye girmesi, ilişkinin kendisini ortadan kaldırmaz; yalnızca onu görünmez kılma tehlikesi taşır. Felsefenin görevi, bu görünmezliğe direnmektir.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler
.jpg%3Fwidth%3D1600&w=3840&q=75)
Yapay Zekâ Bir Milyon Dolarlık Matematik Problemini Çözdü mü?
OpenAI'ın on bin ajanı 88 saatte Navier–Stokes denklemlerinde tekillik bulduğunu açıkladı; ispat Lean'de doğrulandı. Ama Navier–Stokes vakası matematik tarihinden çok daha büyük bir soruyu önümüze getiriyor: Bir makine bir matematiksel doğrulamayı gerçekleştirebiliyorsa, matematiksel düşünceyi de gerçekleştirmiş olur mu? Turing'den Searle'e, Gödel'den Wittgenstein'a, Platon'dan Tao'ya bir dosya.
David Chalmers, Ludwig Wittgenstein, Platon, Daniel C. Dennett








.jpg?width=500)






