Resimden müziğe, yaratıcılıktan telife: Yapay zekâ sanatın ne olduğunu değil, sanatçı dediğimiz kişinin kim olduğunu sorgulatıyor. JAAC'ın 'AI and Philosophy of the Arts' özel sayısı, Berlin'deki AIMC konferansı, Organised Sound'daki yeni makale ve San Francisco'daki ilk jüri davası ışığında Benjamin'den Danto'ya, Collingwood'dan Beardsley'ye, Adorno'dan Heidegger'e uzanan bir soruşturma.
'Edmond de Belamy' (2018) — Obvious kolektifinin üretken çekişmeli ağ (GAN) ile ürettiği ve Christie's'de satılan portre; sağ altta imza yerine algoritmanın formülü · Kamu malı · Wikimedia Commons
Bir makine bir tablo yaptığında sanat mı üretir? Bir yapay zekâ, Bach'a benzeyen ama Bach'ın hiç yazmadığı bir eser bestelediğinde ortada bir müzik eseri mi vardır? Bir insan yalnızca "üzgün bir piyano parçası, Chopin ile elektronik müzik arasında" diye yazıp birkaç saniye sonra milyonlarca kez dinlenebilecek bir parça elde ettiğinde sanatçı kimdir? Ve bütün bu soruların arkasındaki en rahatsız edici soru: Sanat yapmak için gerçekten bir sanatçıya ihtiyacımız var mı?
Bu sorular birkaç yıl öncesine kadar bilimkurgunun ya da seminer odalarının sorularıydı. 2026 Eylül'ünde artık değil. The Journal of Aesthetics and Art Criticism'in bu ay yayımlanan özel sayısı doğrudan "AI and Philosophy of the Arts" başlığını taşıyor. Berlin'de bu hafta, 16-18 Eylül'de toplanan 7. Yapay Zekâ Müzik Yaratıcılığı Konferansı, "üretken dönüş"ü konu ediyor. Cambridge'in Organised Sound dergisinde iki gün önce çıkan bir makale, sanatçının bedensel zanaatını yapay zekâ karşısında savunuyor. Ve San Francisco'daki bir federal mahkemede, tarihte ilk kez bir jüri, yapay zekânın milyarlarca görüntüyle eğitilmesinin sanatçıların haklarını ihlal edip etmediğine karar vermeye hazırlanıyor. Estetik felsefesinin yüzyıllardır tartıştığı sorunlar, yaratıcı niyet, özgünlük, ifade, sanat eserinin kimliği, sanatçının rolü, izleyicinin deneyimi, aynı anda ve aynı masada.
Jonathan Gilmore ve Sandra Shapshay'in kaleme aldığı ve 3 Eylül'de yayımlanan giriş yazısı, özel sayının çıkış noktasını açıkça ortaya koyuyor: Üretken yapay zekânın sanat pratiklerimize ve estetik dünyamıza nüfuzu hem daha sofistike hem daha opak hâle geldikçe, bu gelişmelerin titiz felsefi çözümlemesine duyulan ihtiyaç da aciliyet kazandı. Editörlerin sıraladığı sorular, tartışmanın haritasını çiziyor: Yapay zekâ gerçek anlamda sanat yaratabilir mi, yoksa insan yaratıcılığının bir aracı mıdır? Üretken yapay zekâ kendi başına bir sanatsal ortam (medium) oluşturabilir mi? Yapay zekâ sistemlerini kendi başlarına yaratıcı olarak anlayabilir miyiz? Yapay zekâ üretimi görüntü ve müziklerin, hangi Netflix dizisini izleyeceğimizden hangi müziği dinleyeceğimize kadar estetik tercihlerimize sızan algoritmaların varoluşsal bir kaygı nedeni olması gerekir mi? Bu üretimlerin kendine özgü estetik özellikleri var mı ve onlara nasıl yaklaşmalıyız? Önemli bir estetik değere sahip olabilirler mi?
Bu soruların ortak paydası, "yapay zekâ güzel resim yapabiliyor mu" sorusunu aşmalarıdır. Güzel resim yapabildiği açık. Mesele, güzelliğin kaynağı hakkında ne düşündüğümüzü yeniden düşünmemizdir.
Jung'dan Freud'a, Lacan'dan Debord'a: İnsanlık ilk kez kendi bastırılmış arzularını gerçek zamanlı olarak seyrediyor olabilir mi? Beğeniler, kaydırmalar ve sessizlikler milyarlarca küçük 'rüya' olarak birikirken, algoritma bir ayna mı, bir yükselteç mi, yoksa yeni bir kültürel rahip sınıfı mı? Tarde'dan Castoriadis'e, Gerbaudo'nun 'reaktif demokrasi'sinden Deleuze'ün denetim toplumlarına uzanan bir soruşturma.
Bugünkü tartışmanın tarihini yapay zekâyla başlatmak büyük bir hata olur. 1839'da daguerreotype duyurulduğunda ressam Paul Delaroche'un "bugünden itibaren resim öldü" dediği rivayet edilir; söz muhtemelen uydurmadır, ama kaygı gerçekti. Baudelaire 1859 Salon'u üzerine yazdığı metinde fotoğrafı "sanatın en ölümcül düşmanı" ilan etti. Sonra ne oldu? Resim ölmedi; empresyonizm, kübizm ve soyutlama ile fotoğrafın yapamadığını yapmaya yöneldi. Fotoğrafın kendisi bir sanat oldu.
Aynı örüntü tekrarlandı. Kamera hareketli görüntüyü mümkün kıldığında tiyatronun sonu ilan edildi. Kayıt teknolojileri geliştiğinde "gerçek müzik"in yalnızca konser salonunda var olabileceği düşüncesi sarsıldı; Glenn Gould 1964'te konser sahnesini terk edip stüdyoyu tek sanatsal mekân ilan ettiğinde skandal yarattı. Elektronik müzik, müzisyenin enstrümanla fiziksel ilişkisini yeniden tanımladı; sampling ve hip-hop "orijinal ses" fikrini dönüştürdü; dijital fotoğraf, Photoshop ve CGI, eserin fiziksel gerçeklikle bağını daha da gevşetti.
Yapay zekâ bu dönüşümlerin üzerine yeni bir katman ekliyor, ama bu katmanın farkını doğru adlandırmak gerekir. Makine artık yalnızca eseri kaydetmiyor, çoğaltmıyor ya da değiştirmiyor; eserin biçimsel oluşum sürecine, kompozisyon kararlarına katılıyor. Fotoğraf makinesi kadrajı seçmezdi; üretken model kadrajı, rengi, üslubu ve içeriği aynı anda "önerir". Felsefi kırılma, aracın kararlara katılmasıdır.
Walter Benjamin'in 1935-36'da yazdığı Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Yapıtı, yapay zekâ çağında şaşırtıcı derecede güncel. Benjamin'in meselesi eserin "aura"sıydı: tekilliği, tarihsel konumu, maddi varlığı, "burada ve şimdi" oluşu. Fotoğraf ve sinema bu tekilliği çoğaltılabilir kıldı ve Benjamin'e göre sanatın toplumsal işlevini ritüelden siyasete kaydırdı.
Yapay zekâ başka bir şey yapıyor: Eserin tekilliğini yalnızca çoğaltılabilir değil, hesaplanabilir hâle getiriyor. Bir prompttan yüzlerce farklı görsel, bir melodiden binlerce varyasyon, bir sanatçının üslubunda saniyeler içinde yeni işler. Benjamin'in terimleriyle, artık kopyalanan bir orijinal bile yok; orijinalin yerini, sonsuz sayıda "ilk kez" üretilen örnek alıyor. AIMC 2026'nın çağrı metni bunu "hiper-yeniden üretim" (hyper-reproduction) diye adlandırıyor: Yapay zekâ sistemleri her gün milyonlarca parça üretiyor; müzik artık yalnızca bestelenmiyor ya da doğaçlanmıyor, arayüzler aracılığıyla "türetiliyor" (spawned).
Bu durumda "eser" tek bir nesne olmayabilir. Belki eser, model, veri, prompt, seçim, düzenleme, varyasyonlar ve insanın yaptığı kürasyon arasındaki ilişkinin tamamıdır. Benjamin'in aura kavramını doğrudan buraya taşımak anakronik olur; ama yeniden üretim teknolojilerinin sanatın toplumsal statüsünü değiştirdiği yolundaki temel içgörüsü, yapay zekânın eserin tekilliği ve dolaşımı üzerindeki etkisini düşünmek için hâlâ en güçlü başlangıç noktası. João Pedro Oliveira'nın Organised Sound'daki makalesinin Benjamin'in aurasını Adorno'nun fetişizm eleştirisiyle birlikte anması tesadüf değil.
Danto'nun sorusu: Aynı görünen iki şeyden biri neden sanat?#
Yapay zekâ çağında belki de en çok işe yarayan sanat filozofu Arthur Danto'dur. Danto'nun 1964 tarihli "The Artworld" makalesi ve Andy Warhol'un Brillo Boxes'ı üzerine düşünceleri şu soruya yoğunlaşır: Bir nesneyi sanat eseri yapan şey yalnızca onun görünüşü müdür? Cevap hayırdır. Warhol'un kutuları ile marketteki Brillo kutuları algısal olarak ayırt edilemez; biri müzededir, öteki depoda. Öyleyse sanatın kimliği görsel özelliklerinden ibaret değildir; Danto'nun deyişiyle "gözün göremediği bir şey", bir sanat kuramı ve sanat tarihi atmosferi, bir "sanat dünyası" gerekir.
Buradan yapay zekâya geçelim ve aynı görüntünün üç versiyonunu düşünelim. Birincisi, bir ressamın otuz yıl boyunca geliştirdiği estetik dilin ürünü. İkincisi, bir kullanıcının yazdığı tek cümlelik prompttan üretildi. Üçüncüsü, bir sistemin tamamen otomatik olarak, kimsenin istemi olmadan oluşturduğu bir çıktı. Görüntüler aynı derecede güzel olabilir. Ama sanat felsefesi açısından aynı şey olmayabilirler, çünkü arkalarındaki tarih, niyet, bağlam ve üretim biçimi farklıdır. Danto'nun "ayırt edilemezler" yöntemi, yapay zekâ sanatı tartışmasını "güzel mi" sorusundan kurtarıp asıl soruya taşır: Bir görüntüyü sanat yapan nedir?
Danto'nun kendi cevabı, "aboutness" ve "embodied meaning" idi: Sanat eseri bir şey hakkındadır ve bu anlamı cisimleştirir. Bir yapay zekâ çıktısı bir şey hakkında olabilir mi? Prompt yazan kişi için evet; sistem için, anlamı olmayan bir olasılık dağılımı için, hayır. Sorun, "hakkında olma"nın kimin zihninde gerçekleştiğidir.
Yapay zekâ bir resim üretmiş olabilir. Ama ona "yağmur altında yalnız bir insanı Edward Hopper ile Japon ukiyo-e arasında bir üslupla çiz" diyen kişi kimdir? Sanatçı mı? Prompt mühendisi mi? Modeli geliştiren şirket mi? Eğitim verisini oluşturan milyonlarca sanatçı mı? Yoksa hiçbiri mi?
Roland Barthes 1967'de "Yazarın Ölümü"nü ilan ettiğinde, metnin anlamını yazarın niyetine bağlayan yaklaşımı sorguluyordu: Metin, "bir kültürün sayısız merkezinden gelen alıntıların dokusudur" ve birliği kaynağında değil, varış noktasında, okurda bulunur. Barthes'ın tezi yarım yüzyıl edebiyat kuramında tartışıldı; yapay zekâ onu tuhaf biçimde harfi harfine gerçekleştirdi. Bir büyük dil modeli ya da görüntü modeli, gerçekten de bir kültürün sayısız merkezinden gelen alıntıların istatistiksel dokusudur. Barthes'ın metaforu, teknik bir betimlemeye dönüştü.
Bir yapay zekâ görselinde modeli yazan mühendis, eğitim verisini sağlayan sanatçılar, promptu yazan kullanıcı, seçimi yapan kullanıcı ve görüntüyü düzenleyen kişi aynı üretim zincirinin parçalarıdır. AIMC 2026'nın çağrısındaki "spektral yazarlık" (spectral authorship) kavramı tam bunu adlandırıyor: Eğitim verisindeki binlerce müzisyenin hayaleti her çıktıda mevcuttur, ama hiçbiri yazar değildir. Bu nedenle yapay zekâ sanatının en büyük felsefi sonucu belki de makinenin sanatçı olması değil, sanatçının tekil bir kişi olmaktan çıkmasıdır.
Collingwood: Sanat ifade ise makine neyi ifade ediyor?#
R. G. Collingwood, The Principles of Art'ta (1938) sanat ile zanaat arasında keskin bir ayrım yaptı. Zanaat, önceden bilinen bir amaca bilinen araçlarla ulaşmaktır: Marangoz masayı yapmadan önce nasıl olacağını bilir. Sanat ise bir duygunun ifadesidir ve sanatçı ifade etmeden önce ne ifade edeceğini bilmez; ifade, duygunun bulanıklıktan açıklığa çıkarılmasıdır. Sanatçı, kendi duygusunu keşfeder.
Bu bakış açısından yapay zekâya yöneltilebilecek çok güçlü bir soru var: Yapay zekâ bir duyguyu gerçekten ifade ediyor mu? Bir model "melankolik" bir müzik üretebilir; ama modelin melankoli deneyimi var mı? Bir sistem yas duygusunu çağrıştıran bir görüntü oluşturabilir; ama sistem hiç kimseyi kaybetti mi? Bir model özlem üzerine şarkı yazabilir; ama herhangi bir şeyi özlüyor mu? Collingwood'un terimleriyle yapay zekâ, tanımı gereği zanaattır: Amaç (prompt) önceden bellidir, araç (model) bilinir, çıktı amaca uydurulur. Sanatın koşulu olan keşif yoktur, çünkü keşfedecek bir iç dünya yoktur.
Ama burada estetik değer ile sanatçının yaşantısını birbirinden ayırmamız gerekiyor. Bir eserin dinleyicide gerçek bir duygu uyandırması için sanatçının aynı duyguyu yaşamış olması zorunlu mudur? Bu soruya "evet" dersek yalnızca yapay zekâ sanatını değil, sipariş üzerine yazılmış her ağıtı, her film müziğini, her reklam cıngılını da sanat alanından çıkarmış oluruz. "Hayır" dersek ifade kuramının önemli bir kısmını yeniden düşünmemiz gerekir. Collingwood'un kendisi bu sorunu görmüştü: Ona göre ifade, sanatçının bireysel duygusu kadar, izleyicinin sanatçının hayal gücünü yeniden kurmasıdır. Yapay zekâ çağında yeniden kurulacak bir hayal gücü var mı, sorusu açık kalıyor.
Beardsley ve niyet yanılgısı: Bugün ölüm yıldönümü#
Tam bu noktada takvim bir rastlantı sunuyor. Bugün, 18 Eylül, Amerikan estetiğinin kurucu isimlerinden Monroe Beardsley'nin ölüm yıldönümü (1985). Beardsley'nin W. K. Wimsatt ile 1946'da yazdığı "The Intentional Fallacy", sanatçının niyetini eserin anlamı ve değeri için ölçüt almanın hata olduğunu savunmuştu: Niyet ne ulaşılabilir ne de arzu edilir bir ölçüttür; şiir, yazarın zihninden çıktığı anda kamusal dile aittir; "şiir yazarına ait değildir, doğduğu anda ondan kopar".
Bu argüman, yapay zekâ sanatı için beklenmedik bir sonuç doğuruyor. Eğer Beardsley haklıysa ve bir eseri niyeti hesaba katmadan, yalnızca nesnel özellikleriyle değerlendirmek mümkünse, o zaman niyeti olmayan bir sistemin ürünü, ilkece, niyeti olan bir insanın ürünüyle aynı ölçütlerle değerlendirilebilir. Beardsley'nin Aesthetics (1958) kitabındaki üç genel ölçüt, birlik, yoğunluk ve karmaşıklık, bir yapay zekâ çıktısına da uygulanabilir. Niyetçiliğe karşı yetmiş yıl önce kurulan argüman, yapay zekâ sanatının en güçlü savunması hâline geliyor.
Ama Beardsley'nin karşıtları da yapay zekâyla güçleniyor. 1980'lerden bu yana "gerçek niyetçilik" (Noël Carroll) ve "varsayımsal niyetçilik" (Jerrold Levinson) gibi konumlar, eserin anlamının yazarın gerçek ya da makul biçimde varsayılan niyetine bağlı olduğunu savundu. Levinson'ın versiyonu özellikle ilginç: Anlam, "uygun okurun, yazarın niyeti olarak en iyi varsayacağı şey"dir. Bir yapay zekâ çıktısı için uygun okur ne varsayacaktır? Promptu yazan kişinin niyetini mi, sistemin "niyetini" mi, eğitim verisindeki binlerce sanatçının niyetini mi? Danto'nun sorusuna geri dönüyoruz: Anlam, kimin zihninde?
John Dewey, Deneyim Olarak Sanat'ta (1934) sanatı müzedeki nesneden kurtarmak istemişti: Sanat eseri, fiziksel nesne değil, o nesnenin bir deneyimde yaptığı şeydir; anlam, üretim ile alımlama arasındaki ilişkide ortaya çıkar. Dewey'nin "bir deneyim" (an experience) kavramı, başlangıcı, gelişimi ve tamamlanışı olan, gündelik akıştan ayrılan yoğunlaşmış bir yaşantıyı adlandırır.
Yapay zekâ sanatını Dewey'nin gözünden değerlendirdiğimizde ilginç bir sonuç çıkar: Belki de makinenin sanatçı olup olmadığı, eserin estetik değerini belirleyen tek soru değildir. Bir insanın yapay zekâ üretimi bir müzik parçasını dinleyerek çocukluğunu hatırlaması, yasını işlemesi ya da başka bir insanla bağ kurması, Dewey'nin anlamında gerçek bir estetik deneyim olabilir. Eğer öyleyse, eserin kaynağındaki makinenin bilinçli olup olmaması, eserin insanda yarattığı deneyimi otomatik olarak geçersiz kılmaz. Bu, yapay zekâ sanatını savunmak değildir; "makine bilinçsiz, öyleyse eser sanat değildir" biçimindeki kestirme mantığın felsefi olarak yeterli olmadığını göstermektir. Dewey'nin kendisi, deneyimin niteliğinin üretimin niteliğinden bağımsız olmadığını da eklerdi: Sanatçının malzemeyle mücadelesi, izleyicinin deneyimine sızar. Mücadele yoksa, deneyimde bir şey eksik olabilir.
Nelson Goodman, Languages of Art'ta (1968) sanat eserlerinin ontolojisi için "otografik" ve "allografik" ayrımını geliştirdi. Resim otografiktir: Eser, belirli bir fiziksel nesnedir ve en kusursuz kopyası bile sahtedir. Müzik allografiktir: Eser bir notasyonla belirlenir ve notasyona uyan her icra eserin gerçek bir örneğidir; sahtecilik kavramı burada anlamsızdır.
Bu ayrım yapay zekâ müziği açısından özellikle önemli. Bir şarkının bestesi, nota dizisi, ses kaydı, vokal performansı, miksajı ve üretim modeli birbirinden farklı ontolojik katmanlar oluşturur. Yapay zekâ üretimi bir parçada eser nerededir? Modelin oluşturduğu melodik yapı mı? Son ses dosyası mı? İnsanın düzenlemesi mi? Modelin ürettiği beş yüz varyasyondan sonra insanın seçtiği beş yüz birinci versiyon mu? Goodman'ın kategorileri burada çöküyor: Yapay zekâ müziği ne otografiktir (tek bir nesne yoktur) ne de allografiktir (notasyon yoktur; prompt bir notasyon değildir, çünkü aynı prompt her seferinde farklı çıktı verir). Belki de yeni bir ontolojik kategoriye ihtiyaç var: Eser, bir üretim olasılığı uzayıdır ve her çıktı bu uzaydan bir örneklemdir. AIMC'nin "üretken bolluk altında tekillik ve üslup" sorusu tam da budur.
Resim alanında yapay zekâ tartışmaları çok görünür; müzikteki dönüşüm belki daha radikal. Çünkü müzik, kayıt teknolojisi sayesinde uzun zamandır fiziksel icradan ayrılmıştı; bestecinin eseri ile icrası, icra ile kaydı zaten kopmuştu. Yapay zekâ bu zinciri bir adım daha ileri götürüyor: Beste, icra, ses tasarımı ve prodüksiyon aynı sistem içinde, tek bir istemle üretilebilir hâle geliyor.
Berlin'de TU Berlin Ses İletişimi Grubu ve Devlet Müzik Araştırmaları Enstitüsü'nün ev sahipliğinde toplanan AIMC 2026'nın teması, "Üretken Dönüş: Hiper-yeniden üretim çağında dolayımlanmış müzisyenlik", bu dönüşümü doğrudan ele alıyor. Çağrı metninin soruları, felsefi tartışmanın ne kadar ilerlediğini gösteriyor: Yapay zekâ dolayımlı araçlarla müzik üretildiğinde hangi yeni müzisyenlik, dinleme ve yaratıcı faillik biçimleri ortaya çıkıyor? Yaratıcılık, insan sezgisi ile makine kapasitesi arasında dağıtılmış bir şey olarak nasıl anlaşılabilir? Bu sistemler kendi "estetik imzalarını", üretken olduklarını belli eden ayırt edici ses özelliklerini üretiyor mu? Yeni estetik biçimler mi yaratıyorlar, yoksa homojenleşmeye ve üslup düzleşmesine mi yol açıyorlar? Ve konferansın son sorusu, en az felsefi ve en çok politik olanı: Yapay zekâ üretimi müzikten kim kâr ediyor?
Yani müzikte mesele artık "yapay zekâ beste yapabilir mi" değil. Daha önemli soru: Müzisyen olmak ne demektir?
Theodor W. Adorno'nun kültür endüstrisi eleştirisi, yapay zekâ müziği açısından son derece rahatsız edici sorular doğuruyor. Adorno, Horkheimer'la yazdığı Aydınlanmanın Diyalektiği'nde (1947) ve "Müzikte Fetiş Karakteri ve Dinlemenin Gerilemesi" (1938) makalesinde popüler kültürün standartlaşmasını, "sözde bireyselleşme"yi ve dinleyicinin "gerileyen" dinleme alışkanlığını çözümlemişti: Endüstriyel üretim, ürünleri birbirine benzetir; farklılık yalnızca yüzeydedir; dinleyici tanıdığını sevmeye, sevdiğini tanımaya koşullanır.
Yapay zekâ bu tabloya iki zıt ihtimali aynı anda ekliyor. Birinci ihtimal, sonsuz standartlaşma: Algoritmalar insanların en çok dinlediği müzikleri analiz eder, onlara benzeyen müzikler üretir, bu müzikler daha çok dinlenir, sistem yeni üretimleri bu tercihlere göre ayarlar. İnsanların zevki algoritmayı eğitir; algoritma insanların zevkini yeniden eğitir. Bu, Adorno'nun betimlediği geri besleme döngüsünün otomasyonudur; AIMC'nin "homojenleşme ve üslup düzleşmesi" kaygısı, Adorno'nun kaygısının 2026 versiyonudur. İkinci ihtimal, sonsuz çeşitlilik: Aynı teknoloji, bir kişinin hayatı boyunca duyamayacağı kadar farklı müzik biçimi yaratabilir, kültür endüstrisinin tekdüzeliğini artırmak yerine onu parçalayabilir. Paradoks şu: Aynı teknoloji hem estetik tekdüzeliğin hem estetik çoğulluğun aracı olabilir. Hangisinin gerçekleşeceği teknolojinin değil, teknolojiye sahip olanların ve onu kullananların kararıdır. Adorno bunu bilirdi.
Bir müziği "iyi" yapan nedir? Ayırt edici açıklık#
Yapay zekâ müziğinin bizi götürdüğü daha temel bir problem var: estetik değer. Bir yapay zekâ bestesi bir insan bestesinden daha güzel olabilir mi? Elbette olabilir. Ama "güzellik" ile "sanatsal değer" aynı şey midir? Bir parçanın son derece akılda kalıcı olması onun büyük sanat olduğu anlamına gelir mi? Bir tablonun teknik açıdan kusursuz olması onu büyük sanat yapar mı?
JAAC özel sayısında Queen's Üniversitesi'nden Elliot Samuel Paul'un "Appreciating AI Art: Aesthetic Vices, Virtues, and Values" başlıklı makalesi, tam bu soruyu ele alıyor. Paul'a göre yapay zekâ üretimi sanat, estetik yargının iki karakteristik başarısızlığını kışkırtıyor: önyargıya dayalı toptan reddetme ve teknik akıcılığı yaratıcı vizyonla karıştıran eleştirisiz kucaklama. Bunlar birer "estetik kusur"dur (aesthetic vices). Paul, ikisinin arasında bir "estetik erdem" öneriyor: ayırt edici açıklık (discerning openness). Bu erdem, eserin kaynağı hakkındaki bilgiyi yok saymaz, ama onu bir ön yargıya dönüştürmez; esere bakar.
Bu önemli. Çünkü geleceğin sanat eleştirmeni "yapay zekâ yaptı, dolayısıyla kötü" ya da "yapay zekâ yaptı, dolayısıyla devrim" demek yerine daha zor bir iş yapmak zorunda kalacak: eserin kendisine bakmak. Ama Paul'un kendisi de ekliyor: Bakılan şey yalnızca yüzey değildir.
Burada yapay zekâ sanatının en güçlü eleştirilerinden biri ortaya çıkıyor. Bir Van Gogh tablosunu düşündüğümüzde yalnızca renkleri görmeyiz; Van Gogh'un hayatını, hastalığını, dönemini, resim tarihindeki yerini ve eserle kurduğumuz tarihsel ilişkiyi de biliriz. Bu bilgi estetik deneyimimizi değiştirir. Kendall Walton'ın 1970 tarihli "Categories of Art" makalesi bunu kuramlaştırmıştı: Bir eserin estetik özellikleri, onu hangi kategoride algıladığımıza bağlıdır; aynı nesne "resim" olarak bakıldığında başka, "yapay zekâ üretimi" olarak bakıldığında başka özellikler taşır. Kategoriyi bilmek, algıyı değiştirir.
Yapay zekâ eserlerinde bağlam bambaşka. Eser, bir model tarafından, milyonlarca görüntü üzerinde eğitilmiş, çok sayıda sanatçının izlerini taşıyan, bir kullanıcının talimatıyla, saniyeler içinde oluşturulmuş olabilir. Bu üretim biçimi eserin estetik değerini otomatik olarak yok etmez; ama eserin anlamını değiştirir. Walton'ın terimleriyle: "Yapay zekâ üretimi" artık bir sanat kategorisidir ve bu kategoride algılanan bir eserin "cesareti", "ustalığı" ya da "samimiyeti" gibi özellikleri, insan eserindekinden farklı bir anlam taşır. Bir sistemin "cesur" fırça darbesi, cesaret değil, örnekleme sıcaklığıdır.
Yapay zekâ sanatının estetik probleminden daha sert bir etik ve hukuki problemi var: eğitim verisi. Bir model milyonlarca sanat eserinden öğreniyorsa, bu eserlerin sahiplerinin rızası var mıydı? Bir sanatçının üslubunu taklit etmek ile eserini kopyalamak arasındaki sınır nerede? Bir müzisyenin sesine benzeyen yeni bir şarkı üretmek ne zaman yaratıcı dönüşüm, ne zaman hak ihlali olur?
Bu sorular bu ay soyut olmaktan çıktı. San Francisco'daki federal mahkemede, ressam Sarah Andersen, Kelly McKernan ve Karla Ortiz'in 2023'te Stability AI, Midjourney, DeviantArt ve Runway'e karşı açtığı dava, 8 Eylül'de başlaması planlanan duruşmayla tarihte ilk kez bir jürinin önüne geldi: Görüntü modellerini internetten kazınmış milyarlarca görselle eğitmek ve bu modeli dağıtmak, görselleri üretilen sanatçıların haklarını ihlal eder mi? Davanın ayrıntılarını bugünkü Dünya sayfamızda ele alıyoruz. Öte yandan ABD Yüksek Mahkemesi mart ayında, yapay zekânın kendi başına ürettiği bir görselin telif hakkı tescilini reddeden kararı gözden geçirmeyi reddetti: Amerikan hukukunda yazar, yalnızca insan olabilir.
Bu iki hukuki gelişme, felsefi tartışmanın iki ucunu işaretliyor. Yüksek Mahkeme'nin dokunmadığı karar, Collingwood'un ve niyetçilerin konumunu hukuka tercüme ediyor: Yazarlık, insan niyetini gerektirir. San Francisco'daki dava ise Barthes'ın ve AIMC'nin "spektral yazarlık" sorusunu soruyor: Modelin içindeki hayaletlerin hakkı var mı? "Özgünlük" kavramı doğrudan üretim biçimine bağlıdır; ve üretim biçimi, ilk kez, bir jürinin önünde.
Yapay zekâ sanatçıların düşmanı mı, yeni enstrümanı mı?#
İki kolay cevap var. Birincisi: "Yapay zekâ sanatçıları yok edecek." İkincisi: "Yapay zekâ sadece yeni bir araç; hiçbir şey değişmedi." İkisi de yetersiz. Çünkü tarih, teknolojik araçların yalnızca sanatçının elindeki araçları değil, sanatçının ne olduğunu da değiştirdiğini gösteriyor. Fotoğraf ressamı, kayıt teknolojisi müzisyeni, sinematografi oyuncuyu, elektronik müzik besteciyi, bilgisayar grafik tasarımcısını değiştirdi.
Yapay zekâ ise belki ilk kez sanatçının üretim kararlarının bir bölümünü makineye devrediyor. Bu nedenle fırçanın ya da synthesizer'ın daha gelişmiş bir versiyonu değil; birlikte üretim ortağı, varyasyon makinesi, eleştirmen, simülatör ve bazen rakip olarak aynı anda davranan bir sistemdir.
16 Eylül'de Organised Sound'da yayımlanan makalesinde besteci ve kuramcı João Pedro Oliveira, yapay zekâyı ne "özerk yaratıcı özne" ne de "iş gücünü azaltan araç" olarak ele alıyor. Oliveira'ya göre yapay zekâ, sanatçının malzemelerini düşünmesine, denemesine ve dönüştürmesine izin veren bir modeller, olanaklar ve kısıtlar alanıdır. Makale, zekâyı verimlilik, üretkenlik ve ekonomik değeri olan işin otomasyonuyla özdeşleştiren ticari anlatılara karşı, "bedensel zanaat zekâsı"nın, pratik içinde geliştirilen örtük, tarihsel olarak konumlanmış, algısal ve etik bilginin süregelen merkeziliğini savunuyor. Leo Apostel'in model kuramından, Gibson'ın "olanaklar" (affordances) kavramından, Polanyi'nin örtük bilgisinden, Benjamin'in aurasından ve Adorno'nun fetişizm eleştirisinden yararlanan Oliveira, insan-yapay zekâ etkileşimi için eleştirel, geri beslemeye dayalı bir anlayış öneriyor: "Serendipik keşif" ile "şablona dayalı üretim"i ayırıyor ve sanatçının sorumluluğunun, makine çıktılarının ne zaman "anlamlı sapmalar", ne zaman "baştan çıkarıcı kestirmeler" olduğuna karar vermekte yattığını söylüyor.
Makalenin ana tezi, bu tartışmanın belki de en verimli üçüncü yolunu açıyor: Yapay zekâ, ancak sanatsal yargının yerine geçen bir şey olarak kabul edilmek yerine, tartışılabilir bir araç olarak görünür tutulduğunda sanatsal değer kazanır. Sanattaki geleceği, teknolojinin üretken gücüne değil, sanatçıların giderek otomatikleşen kültürel altyapılar içinde yavaş algıyı, tarihsel belleği, eleştiriyi ve sorumluluğu koruyup koruyamayacağına bağlıdır. Yapay zekâ sanatçı değildir; ama yalnızca fırça da değildir. Sanatsal sürecin yapısını değiştiren yeni bir ortamdır.
Martin Heidegger, "Teknik Üzerine Soru"da (1953) teknolojiyi yalnızca araç olarak görmenin yetersiz olduğunu savunmuştu: Teknoloji bir "açığa çıkarma" biçimidir; modern teknolojinin özü olan Gestell (çerçeveleme), dünyayı bize "hazır kaynak" (Bestand) olarak açar. Ren Nehri, şiirdeki nehir olmaktan çıkıp hidroelektrik santralin su basıncı olur; orman, kereste stoku.
Peki yapay zekâ dünyayı nasıl açığa çıkarıyor? Sanat söz konusu olduğunda yapay zekâ bize dünyayı üslup olarak, örüntü olarak, veri olarak ve yeniden birleştirilebilir biçim olarak gösterir. Bir insan sanatçı "bu manzarayı nasıl hissediyorum" diye sorarken, algoritmik sistem "bu görsel özelliklerle hangi biçimler istatistiksel olarak üretilebilir" diye çalışır. Heidegger'in terimleriyle: Sanat tarihinin tamamı, eğitim verisi olarak "hazır kaynak"a dönüşmüştür. Van Gogh'un ayakkabıları, Heidegger'in 1935'te üzerine yazdığı o tablo, artık bir üslup vektörüdür. Bu ikisi birbirinin alternatifi olmak zorunda değildir; ama aynı şey de değildir. Ve Heidegger'in uyarısı, Gestell'in tehlikesinin teknolojinin kendisinde değil, onun tek açığa çıkarma biçimi hâline gelmesinde olduğuydu. Sitemizde daha önce Heidegger'in teknoloji sorgusunu yapay zekâ bağlamında ele almıştık.
Yapay zekâ teknik olarak kusursuz vokaller üretebilir. Ama insan sesinin kültürel ve bedensel anlamı, frekans ve tınıdan ibaret değildir. İnsan sesi yaşlanır, yorulur, çatlar, nefes alır, hata yapar. Ve bazen tam da bu kusurlar müziğin anlamını yaratır. Bir şarkıcının sesinin kırılması, matematiksel olarak "hata" olabilir; estetik olarak eserin en güçlü anı olabilir. Roland Barthes'ın 1972 tarihli "Sesin Tanesi" (Le grain de la voix) denemesi bunu adlandırmıştı: Sesin "tanesi", şarkı söyleyen bedenin dildeki maddi izidir; teknik mükemmellikte değil, bedenin varlığında duyulur. Yapay zekânın kusursuzluğu bu nedenle otomatik olarak sanatsal üstünlük anlamına gelmez, çünkü sanatta kusur bazen anlamdır. Oliveira'nın "bedensel zanaat" savunusu, Barthes'ın "tane"sinin 2026'daki yankısıdır.
Peki yapay zekâ gerçekten yaratıcı olabilir mi? Üç cevap#
Bu soruya üç farklı cevap verilebilir.
Güçlü insan-merkezci cevap: Hayır. Yaratıcı olmak için bilinç, niyet, yaşantı ve dünyayla ilişkili bir özne olmak gerekir. Bu yaklaşım Collingwood'la, ifade kuramlarıyla ve Amerikan telif hukukuyla uyumludur. Zayıf noktası, "niyet"in kendisinin felsefede tartışmalı bir kavram olması ve Beardsley'nin argümanının hâlâ ayakta durmasıdır.
İşlevsel cevap: Belki. Margaret Boden'ın 1990'dan bu yana geliştirdiği tanıma göre yaratıcılık, yeni, şaşırtıcı ve değerli fikirler ya da yapıtlar üretme yeteneğidir; Boden bunun "kombinasyonel", "keşifsel" ve "dönüştürücü" türlerini ayırır. Bu tanımda bilinç geçmez. Yapay zekâ, kombinasyonel ve keşifsel yaratıcılıkta açıkça yeteneklidir; dönüştürücü yaratıcılık, yani kavramsal uzayın kurallarını değiştirmek, tartışmalıdır. Bu yaklaşım yapay zekânın üretim kapasitesine daha fazla alan açar, ama "değerli" ölçütünün kim tarafından uygulandığı sorusunu açık bırakır.
Sistemik cevap: Yaratıcılık zaten hiçbir zaman yalnızca tek bir kişinin kafasında gerçekleşmedi. Sanatçı gelenekten, dilden, toplumdan, teknik araçlardan, diğer sanatçılardan ve kültürel hafızadan beslenir; Mihaly Csikszentmihalyi'nin sistem modelinde yaratıcılık, birey, alan (domain) ve o alanın kapı bekçileri (field) arasındaki etkileşimin ürünüdür. Bu durumda yapay zekâ da yaratıcı sistemin bir parçası olabilir; AIMC'nin "dağıtılmış faillik" kavramı buna karşılık gelir. Fakat bu üçüncü yaklaşım bizi başka bir soruya götürür: Yaratıcılık bireysel bir yetenek olmaktan çıkıp dağıtık bir süreç hâline geliyorsa, sorumluluk ve hak da dağılıyor mu?
Belki de yapay zekâ sanatın sonu değil, romantik sanatçı fikrinin sonudur#
Modern kültürde sanatçıyı çoğu zaman şöyle düşündük: tek başına çalışan, iç dünyasından özgün bir eser çıkaran dahi. Bu, on sekizinci yüzyıl sonunda, Young'ın Conjectures on Original Composition'ı (1759) ve Kant'ın deha kuramıyla (1790) kurulan, Romantiklerin yücelttiği bir fikirdir; Kant'a göre deha, "doğanın sanata kural verdiği yetenek"tir ve kuralını kendisi bilmez.
Oysa sanat tarihi bunun hiçbir zaman tam anlamıyla böyle olmadığını gösteriyor. Mozart, çağının biçimlerinden ve babasının öğrettiklerinden beslendi. Picasso, Afrika maskelerini ve Cézanne'ı dönüştürdü. Warhol reklam kültürünü sanatın içine taşıdı; Duchamp hazır nesneyi sanat alanına soktu ve "sanatçı yalnızca seçer" dedi. Hip-hop, sampling'i estetik bir yönteme dönüştürdü. Rönesans atölyelerinde ustanın imzasını taşıyan tablonun büyük kısmını çıraklar boyardı; Rubens'in "eli" bir işletmeydi. Bugün yapay zekâ, kültürel malzemelerin yeniden birleştirilmesini yeni bir seviyeye taşıyor. Bu nedenle yapay zekâ sanatının belki de en büyük felsefi sonucu şudur: Sanatçıyı öldürmeyebilir; ama "sanatçı" kelimesini, Romantiklerin yüklediği anlamdan kurtarıp Duchamp'ın anlamına, seçen, çerçeveleyen, sorumluluk alan kişiye geri götürebilir.
Son soru: Bir makine sanat yaptığında biz ne öğreniyoruz?#
Belki de yapay zekânın sanat üzerindeki en önemli etkisi, makinelerin sanat yapabilmesi değil, insanların sanat hakkında ne düşündüğünü açığa çıkarmasıdır. Yapay zekâ bizi şunu sormaya zorluyor: Bir eser, sevdiğimiz için mi değerlidir? Sanatçının niyeti yüzünden mi? Tarihsel bağlamı nedeniyle mi? Teknik becerisi nedeniyle mi? İçerdiği duygudan dolayı mı? Toplum üzerindeki etkisi nedeniyle mi? Yoksa bütün bunların birleşiminden mi?
Bu soruların hiçbirinin kolay bir cevabı yok. Ama sanat felsefesinin görevi zaten kolay cevaplar vermek değil. JAAC'ın özel sayısı, Berlin'deki konferans, Oliveira'nın makalesi ve San Francisco'daki jüri, aynı şeyi farklı dillerde söylüyor: Yapay zekâ sanat dünyasına girdiğinde sanat ortadan kalkmayacak; sanat hakkında konuşma biçimimiz değişecek. Ve belki de önümüzdeki yıllarda müzelerde yeni bir etiket göreceğiz: "Bu eseri kim yaptı?" Etiketin hemen altında ise daha zor olanı: "Bunu neden sanat olarak görüyoruz?" Yapay zekânın sanat felsefesine gerçek meydan okuması burada başlıyor. Beardsley'nin yetmiş yıl önce sorduğu soru, niyeti olmayan bir şeyi niyetsiz değerlendirebilir miyiz, ölümünün kırk birinci yılında ilk kez gerçekten sorulmuş oluyor.
BM Güvenlik Konseyi yapay zekâyı barış ve güvenlik gündemine aldı; Guterres 'dibe doğru bir yarış' uyarısı yaptı; Philosophy & Technology'de arka arkaya iki makale yapay zekânın demokrasiyle ilişkisini yeniden kurdu. Hobbes'tan Arendt'e, Kant'tan Habermas'a siyaset felsefesi bu yeni iktidar makinesine ne söylüyor?
OpenAI'ın on bin ajanı 88 saatte Navier–Stokes denklemlerinde tekillik bulduğunu açıkladı; ispat Lean'de doğrulandı. Ama Navier–Stokes vakası matematik tarihinden çok daha büyük bir soruyu önümüze getiriyor: Bir makine bir matematiksel doğrulamayı gerçekleştirebiliyorsa, matematiksel düşünceyi de gerçekleştirmiş olur mu? Turing'den Searle'e, Gödel'den Wittgenstein'a, Platon'dan Tao'ya bir dosya.
David Chalmers, Ludwig Wittgenstein, Platon, Daniel C. Dennett