Jung'dan Freud'a, Lacan'dan Debord'a: İnsanlık ilk kez kendi bastırılmış arzularını gerçek zamanlı olarak seyrediyor olabilir mi? Beğeniler, kaydırmalar ve sessizlikler milyarlarca küçük 'rüya' olarak birikirken, algoritma bir ayna mı, bir yükselteç mi, yoksa yeni bir kültürel rahip sınıfı mı? Tarde'dan Castoriadis'e, Gerbaudo'nun 'reaktif demokrasi'sinden Deleuze'ün denetim toplumlarına uzanan bir soruşturma.
Seul metrosunda telefonlarına bakan yolcular · Fotoğraf: Marc Smith, CC BY 2.0 · Wikimedia Commons
İnsanlık tarihinin en büyük psikolojik laboratuvarı belki de artık bir klinik değil. Bir şehir değil. Bir savaş alanı değil. Bir üniversite kampüsü hiç değil. Telefonlarımız.
Her gün milyarlarca insan neye güldüğünü, neden öfkelendiğini, kimden nefret ettiğini, neyi arzuladığını, neyi kıskandığını, hangi görüntüye tekrar tekrar baktığını, hangi yalanı paylaşmaya hazır olduğunu, hangi felakete birkaç saniyeliğine üzülüp sonra unuttuğunu ve hangi insanları görünür kılmak istediğini dijital platformlara bırakıyor. Eskiden insanlığın kolektif ruhunu anlamak için mitlere, dinlere, romanlara, masallara, rüyalara, savaşlara, devrimlere ve sanat eserlerine bakıyorduk. Bugün bunların yanına devasa bir arşiv daha eklendi: sosyal medya. Üstelik bu arşiv yalnızca insanların söylediklerini değil, neye tepki verdiklerini de kaydediyor. Beğeniler, paylaşımlar, yorumlar, izleme süreleri, kaydırmalar, duraklamalar, takipler, aramalar, sessizlikler. Bir içeriği paylaşmamak bile platform açısından bir davranış verisidir. Bu nedenle sosyal medya yalnızca toplumun konuştuğu yer değil; toplumun neye karşı koyamadığını da gösteren bir makinedir.
Buradan son derece iddialı bir felsefi hipotez çıkıyor: Sosyal medya, modern toplumların kitlesel bilinçdışının görünür hâle geldiği ilk büyük teknolojik yüzey olabilir. Bu cümleyi doğru anlamak gerekiyor. Buradaki "bilinçdışı", Jung'un ya da Freud'un kuramının bilimsel olarak kanıtlandığı anlamına gelmiyor. Sorduğumuz soru şu: İnsanların bireysel olarak söylemek istemedikleri ya da farkında olmadıkları arzular, korkular, önyargılar ve fanteziler, milyarlarca küçük dijital davranışın toplamında görünür hâle geliyor olabilir mi? Ve bu hafta Brüksel'in çocukları "tavşan deliklerinden" korumak için açıkladığı KIDS Act'in gösterdiği gibi, siyaset bu soruya kuramdan önce cevap vermeye başladı; o gelişmeyi bugünkü Dünya sayfamızda ele alıyoruz. Burada soruyu felsefe tarihinin içinden geçirerek sormak istiyoruz.
Carl Gustav Jung'un en tartışmalı ve en etkili kavramı, kolektif bilinçdışıydı. Freud'un kişisel bilinçdışı anlayışından farklı olarak Jung, insan psişesinin bireysel deneyime indirgenemeyecek daha derin bir katmanı olduğunu ileri sürdü; bu katmanın temel yapılarını arketipler oluşturuyordu: kahraman, anne, gölge, bilge yaşlı, yeniden doğuş, canavar, kurban, kurtarıcı. Jung için bunlar kültürel klişeler değil, insan psikolojisinin derin yapılarında yeniden ve yeniden ortaya çıkan biçimlerdi; başlığı altında toplanan yazıları bu ilişkiyi ayrıntılı biçimde kurar.
Resimden müziğe, yaratıcılıktan telife: Yapay zekâ sanatın ne olduğunu değil, sanatçı dediğimiz kişinin kim olduğunu sorgulatıyor. JAAC'ın 'AI and Philosophy of the Arts' özel sayısı, Berlin'deki AIMC konferansı, Organised Sound'daki yeni makale ve San Francisco'daki ilk jüri davası ışığında Benjamin'den Danto'ya, Collingwood'dan Beardsley'ye, Adorno'dan Heidegger'e uzanan bir soruşturma.
Theodor W. Adorno, Martin Heidegger, Monroe C. Beardsley
Şimdi sosyal medyaya bakalım. TikTok'taki kahraman figürleri, Instagram'daki ideal beden, X'teki düşman figürü, YouTube'daki "başarı hikâyesi", komplo teorilerindeki gizli düşman, siyasal propagandadaki kurtarıcı lider, popüler kültürdeki "kurban", influencer kültüründeki "mükemmel hayat". Bütün bunlar yalnızca içerik midir, yoksa çok eski psikolojik kalıpların dijital biçimleri mi? Eğer ikinci ihtimal doğruysa, sosyal medya yeni arzular icat etmiyor; eski arzulara yeni bir dolaşım sistemi sağlıyor.
Burada felsefi bir dikkat gerekiyor. Jung'un kolektif bilinçdışı, modern sosyolojideki "toplumsal bilinç", "kolektif temsil" ya da "toplumsal imgelem" kavramlarıyla aynı şey değildir; Jung'unki biyolojik olarak kalıtılmış, tarih-ötesi bir yapıdır. Dolayısıyla "sosyal medya Jung'un kolektif bilinçdışını kanıtladı" demek savunulabilir bir cümle değildir. Daha ilginç olan, Jung'un kuramını bir metafor ve felsefi model olarak yeniden kullanmaktır: Sosyal medya, toplumların bilinçdışı eğilimlerinin görünür olduğu bir dijital rüya alanına dönüşür. Jungcu analist Jane Clapp'in 2022'de Jung Journal'da yayımladığı "Social Media and the Collective Unconscious: Archetypal Algorithms and the Colonization of the Psyche" başlıklı makalesi tam bu noktada duruyor: Clapp, geç kapitalizmin açgözlülüğünün algoritmalara dokunduğunu ve bu algoritmaların bilinçdışına "sızarak" psişeyi kolonize ettiğini, bunun bir analizanın sembolik bir hayat geliştirme ve bireyleşme için gerekli ego gücünü kazanma kapasitesini etkilediğini ileri sürüyor. Bu, "Jung haklı çıktı" demek değildir; Jung'un sorularının dijital çağda yeniden anlam kazandığını gösterir.
Sigmund Freud'un dünyasında bilinçdışı kendisini doğrudan göstermiyordu; rüyalarda, dil sürçmelerinde, şakalarda, semptomlarda, tekrar eden davranışlarda, bastırılmış arzuların dolaylı biçimlerinde ortaya çıkıyordu. Sosyal medya garip bir şey yaptı: Bilinçdışının semptomlarını sayılabilir hâle getirdi. Freud'un hastası bir rüyasını anlatıyordu; bugünün insanı algoritmaya binlerce küçük "rüya" bırakıyor. Bir video, bir yorum, bir beğeni, bir arama, bir öfke patlaması, gece yarısı yapılan bir takip, bir saat boyunca bakılan ama hiç beğenilmeyen bir profil. Freud'un klinik odasında tek tek yorumlamaya çalıştığı davranışların yerini, milyarlarca veri noktasını eşzamanlı analiz eden algoritmalar aldı.
Fakat burada çok büyük bir fark var: Freud semptomu anlamaya çalışıyordu; platform semptomdan para kazanıyor. Ve Freud'un kendisi de bu tartışmanın içinde: 1921 tarihli Kitle Psikolojisi ve Ben Analizi, Le Bon'un kalabalık kuramını psikanalize tercüme etmişti. Freud'a göre kitle, üyelerinin aynı nesneyi (lideri, ideali) ben-idealinin yerine koyup bu ortak özdeşleşme üzerinden birbirleriyle özdeşleştiği bir yapıdır; kitlede birey eleştirel yetisini yitirir, çünkü ben-ideali dışarıya devredilmiştir. Sosyal medyanın "takip" mekanizması, Freud'un betimlediği bu yapının teknik biçimidir: Milyonlarca kişi aynı hesabı ben-idealinin yerine koyar ve birbirini o hesap üzerinden tanır.
Bir noktayı daha eklemek gerekir: Luca Possati'nin 2020'de Humanities and Social Sciences Communications'ta yayımlanan "Algorithmic unconscious" makalesi, psikanalizin yalnızca kullanıcıyı değil yapay zekânın kendisini anlamak için de gerekli olduğunu savunuyordu. Algoritma, tasarımcılarının ve eğitim verisinin bastırdığı şeyi taşır; yapay zekânın da bir "bilinçdışı" vardır, çünkü insan bilinçdışının ürünüdür.
Bir psikoterapist "bu insan neden böyle davranıyor" diye sorar. Bir platform "bu insanın bir sonraki davranışı ne olacak" diye sorar. Bu iki soru birbirine benzese de felsefi olarak tamamen farklıdır: Birincisi anlama (Verstehen) arayışıdır, ikincisi öngörü ve müdahale. Platform algoritmaları burada yeni bir epistemoloji yaratıyor: İnsan hakkında bilmek için onun ne söylediğine artık ihtiyaç yok; davranış örüntüsü yeterli. Dilthey'in doğa bilimleri ile tin bilimleri arasında çizdiği sınır, açıklama ile anlama arasındaki fark, platformların insan davranışını doğa bilimi nesnesi gibi ele almasıyla siliniyor.
Bu yılın ağustos ayında Perspectives on Politics'te yayımlanan "The Autonomy Paradox: Artificial Intelligence and the Foundations of Political Behavior" makalesi bu dönüşümü siyasal davranış açısından adlandırıyor: Yapay zekâ, yurttaşlığın iki temel boyutunu aynı anda etkiliyor; "otantiklik" (tercihlerin bağımsız düşünme ve yargıyla oluşması) ve "faillik" (bu tercihlere göre etkili biçimde eyleme yeteneği). Paradoks şu: Algoritmalar failliği artırırken (daha kolay örgütlenme, daha geniş erişim) otantikliği aşındırabiliyor, çünkü tercihlerin oluştuğu ortamı da onlar düzenliyor. Algoritma yalnızca bizi izleyen bir mekanizma değil, bize kim olduğumuzu geri söyleyen bir aynadır.
Lacan: Ayna artık algoritmik, büyük Öteki artık bir sunucu#
Jacques Lacan'ın ayna evresi, insanın kendi benliğini bir imge üzerinden tanıması ve aynı zamanda bu imgeyle yabancılaşması üzerine kuruluydu: Çocuk aynada kendisini bir bütün olarak görür; ama bedensel deneyimi henüz bu bütünlükle örtüşmez; "ben" ile "kendimin görüntüsü" arasında kapanmayacak bir mesafe oluşur. Sosyal medya bu mekanizmayı tarihte görülmemiş ölçüde büyüttü. Instagram bize nasıl göründüğümüzü, TikTok hangi versiyonumuzun daha fazla ilgi çektiğini, X hangi düşüncelerimizin daha fazla tepki aldığını gösteriyor. Benlik artık yalnızca "ben kimim" sorusuyla kurulmuyor; yeni soru "başkalarının ekranında nasıl görünüyorum", ve sonra, "algoritmanın bana gösterdiği verilere göre ben kimim".
Lacan'ın ikinci kavramı burada daha da işlevsel: büyük Öteki, öznenin arzusunun ona göre kurulduğu sembolik düzen, dilin ve yasanın yeri. Lacan'a göre arzu, Öteki'nin arzusudur; insan, Öteki'nin ondan ne istediğini tahmin ederek arzular. Platform çağında büyük Öteki'nin bir adresi var: öneri motoru. Kullanıcı, algoritmanın ondan ne istediğini (hangi içeriğin "tutacağını") tahmin ederek üretir; algoritma da kullanıcının ne istediğini tahmin ederek gösterir. Lacan'ın "Öteki'nin arzusu" formülü, bu karşılıklı tahmin döngüsünde harfi harfine gerçekleşir. Son yıllarda Lacancı literatürde "algoritmik Öteki" diye anılmaya başlanan kavram, bu döngüyü adlandırıyor: Arzunun, fantezinin ve keyfin (jouissance) ekonomisi, sembolik düzenin yerini alan bir istatistik düzeni tarafından yeniden örgütleniyor.
Kitle psikolojisi tartışmasında genellikle Le Bon anılır: Kalabalık içinde bireyin davranışı değişir, eleştirel yeti gerileir, telkine açıklık artar. Le Bon bugün haklı olarak eleştiriliyor; ama 1901'de ona cevap veren Gabriel Tarde, sosyal medya için daha aydınlatıcı. Kamu ve Kalabalık'ta Tarde, kalabalık ile kamuyu ayırdı: Kalabalık, fiziksel olarak bir arada bulunan, birbirine bedensel temasla bulaşan bir topluluktur; kamu ise fiziksel olarak dağınık, ama aynı gazeteyi okuyarak "zihinsel bir bulaşma" ile bir araya gelen "tamamen tinsel bir kolektivite"dir. Tarde'a göre matbaa ve gazete, tarihte ilk kez kalabalığı kamuya dönüştürmüştü; ve bir kişi aynı anda yalnızca bir kalabalığa ait olabilirken, birçok kamuya ait olabilirdi.
Sosyal medya, Tarde'ın ayrımını çökertiyor. Fiziksel kalabalığı ortadan kaldırdı, ama kalabalık psikolojisini dijitalleştirdi: Bir milyon insan aynı hashtag'e yöneldiğinde fiziksel bir meydan yoktur, ama Le Bon'un betimlediği bulaşma vardır. Aynı anda milyonlarca kişinin izlediği video, birbirini tanımayan insanları aynı nesne etrafında toplar; bir skandal binlerce kişiyi eşzamanlı öfkelendirir. Sosyal medya, Tarde'ın kamusuna kalabalığın hızını, kalabalığına kamunun mesafesini vermiştir: kalabalığın mekânını ortadan kaldırıp zamanını hızlandırmıştır. Bu melez yapı için Tarde'ın da Le Bon'un da kelimesi yoktu.
Émile Durkheim, toplumun bireylerin toplamından ibaret olmadığını savunuyordu: Toplumun kendine özgü sembolleri, ritüelleri, normları ve "kolektif temsilleri" vardır. Dinsel Hayatın İlkel Biçimleri'nde (1912) totem, yalnızca bir nesne değil, topluluğun kendisini temsil ettiği simgedir; ve ritüel, "kolektif coşku" (effervescence collective) üretir: bireylerin bir araya gelip kendilerini aşan bir gücün parçası hissettiği yoğun anlar.
Sosyal medya da benzer sembolik işlevler üretiyor: hashtag, profil fotoğrafı, meme, emoji, viral video, slogan, influencer, biyografi. Bir meme, bin kelimelik siyasal kuramdan daha hızlı bir kolektif kimlik yaratabiliyor. Durkheim'ın ritüellerinde insanların fiziksel olarak bir araya gelmesi gerekiyordu; dijital ritüellerde aynı anda aynı şeye bakmak yeterli. Bir "trend", Durkheim'ın kolektif coşkusunun algoritmik biçimidir: Herkes ona baktığı için herkes ona bakar ve bu bakış, topluluğun kendisini hissettiği andır. Fark şu: Durkheim'ın coşkusu topluluğu yeniden kurar ve yatışır; algoritmik coşku, yatışmaması için tasarlanmıştır.
Cornelius Castoriadis'in "toplumsal imgelem" kavramı, sosyal medyayı Jung'dan daha doğrudan açıklayabilir. Toplumun İmgesel Kuruluşu'na (1975) göre toplum, mevcut kurumların toplamı değildir; kendi dünyasını anlamlandıran imgeler, semboller ve "imgesel anlamlamalar" üretir ve bu imgelem hem toplumu yeniden üretir hem de yeni biçimlerin yaratılmasını mümkün kılar. Castoriadis için toplumun kendini yaratma gücü olan "kurucu imgelem", tarihin gerçek öznesidir.
Sosyal medya bu imgelemi yalnızca yansıtmıyor; seçiyor, öne çıkarıyor, tekrar ediyor, ödüllendiriyor, bastırıyor, viral hâle getiriyor. Toplumsal imgelemin editörlüğünü yapmaya başlıyor. Castoriadis'in terimleriyle bu, kurucu imgelemin bir aracın eline geçmesidir: Toplum hâlâ kendi imgelerini üretiyor, ama hangi imgelerin toplumun kendini gördüğü ayna olacağına toplum değil, bir sıralama fonksiyonu karar veriyor.
Algoritma yeni bir kültürel rahip sınıfı mı? Foucault ve Deleuze#
Bu soru provokatif ama ciddiye alınmalı. Eskiden toplumun neyi göreceğini belirleyen kurumlar vardı: gazeteler, televizyonlar, yayıncılar, üniversiteler, dinî kurumlar, devletler, editörler, eleştirmenler. Bugün bunların arasına yeni bir aktör girdi: algoritmik sıralama. Bir haber neden milyon kişiye gösterildi, bir başkası neden kimseye ulaşmadı? Bir sanatçı neden keşfedildi, bir siyasal görüş neden trend oldu? Algoritmanın kararları her zaman bilinçli sansür biçiminde gerçekleşmez; bazen yalnızca "bu içerik daha fazla etkileşim yaratıyor" denir. Ama sonuç siyasal olarak önemlidir, çünkü görünürlük çağımızın iktidar biçimlerinden biridir.
Michel Foucault'nun iktidar anlayışı burada güçlü bir araç: İktidar her zaman "bunu yapamazsın" demek zorunda değildir; bazen "bunu gör", "buna dikkat et", "bunu normal kabul et" der. Foucault'nun Hapishanenin Doğuşu'ndaki panoptikonu, gözetlenenin gözetleyeni göremediği bir iktidar mimarisiydi; platformlar bir içeriği yasaklamadan görünürlüğünü azaltabilir, sansürlemeden bir başkasını milyonlara gösterebilir. Algoritmik iktidarın en önemli biçimi, içeriği değil dikkat akışını kontrol etmektir. Dikkat nereye giderse gerçeklik orada yoğunlaşır.
Gilles Deleuze, 1990 tarihli kısa ve kehanet gibi metni "Denetim Toplumları Üzerine Ek"te Foucault'nun disiplin toplumlarının yerini "denetim toplumlarının" aldığını yazmıştı: Disiplin, kapalı mekânlarda (okul, fabrika, hapishane) bedeni kalıba döker; denetim ise açık havada, sürekli ve modüle edilerek işler; birey yerine "bölünmüş" (dividuel) veri profilleri, kitle yerine örneklemler ve "bankalar" vardır. Deleuze'ün otuz altı yıl önceki betimlemesi, öneri motorunun tam tanımıdır: Kimse kapatılmaz, herkes sürekli modüle edilir; birey, ilgi alanlarına, izleme sürelerine ve satın alma olasılıklarına bölünmüş bir vektöre dönüşür. Bernard Stiegler bu tabloya "dikkat ekonomisi"ni ekledi: Endüstriyel olarak yakalanan dikkat, öznenin kendi arzusunu oluşturma kapasitesini, Stiegler'in deyişiyle "bireyleşme"yi, kısa devreye uğratır.
Paolo Gerbaudo'nun Democratic Theory'de yayımlanan "Theorizing Reactive Democracy" makalesi, bu tartışmayı siyaset kuramına taşıyor. Gerbaudo, sosyal medya kamusal alanının Habermas'ın "burjuva kamusal alanı"ndan farklı olarak bir "plebyen kamusal alan" olarak düşünülmesi gerektiğini savunuyor: Habermas'ın eleştirel-akılcı kamularının yerini, çeşitli sosyal medya tepkileri ve bu tepkilerin varlığını ölçen metriklerle görünür kılınan sanal toplanmalarda bir araya gelen çevrimiçi kalabalıklar alıyor. Beğeni, paylaşım, retweet, yorum, emoji: Bu mikro tepkiler, Gerbaudo'ya göre, çeşitli meselelerde kamuoyunun havasını gösteren örtük bir oy olarak anlaşılıyor ve ortaya "reaktif demokrasi" adını verdiği plebisiter bir demokrasi biçimi çıkıyor. Platform algoritmaları bu tepkileri görünürlüğü belirlemek için yeniden kullandığından, tepkiler hem kamusal davranışı ölçüyor hem de hangi içeriklerin görüneceğini belirliyor.
Burada bir döngü ortaya çıkıyor: İnsan içeriğe tepki verir; algoritma tepkiyi ölçer; algoritma içeriğin görünürlüğünü değiştirir; daha fazla kişi gördüğü için daha fazla kişi tepki verir; toplum bunun "genel kanaat" olduğunu düşünmeye başlar. Toplum kendi yansımasını görür; ama gördüğü, kendi tepkilerinin algoritma tarafından büyütülmüş versiyonudur. Rousseau'nun genel iradesi, ölçülemez olduğu için genel iradeydi; reaktif demokrasi, ölçülebilir olanı genel irade sanma eğilimidir.
Guy Debord'un Gösteri Toplumu (1967), modern toplumda gerçek deneyimin görüntüler aracılığıyla dolayımlanmasını eleştiriyordu: "Doğrudan yaşanmış olan her şey bir temsile uzaklaşmıştır." Debord döneminde insanlar gösteriyi seyrediyordu; sosyal medya çağında insanlar gösteriyi aynı zamanda üretiyor. Kendi hayatımızı, tatillerimizi, yemeklerimizi, çocuklarımızı, aşklarımızı, başarılarımızı, öfkelerimizi, hatta acılarımızı sergiliyoruz. Gösteri, dışarıda duran bir şey olmaktan çıkıp benliğin üretim biçimine dönüşüyor. Debord'un "gösteri, insanlar arasında görüntülerle dolayımlanan bir toplumsal ilişkidir" tanımı, kullanıcı üretimi içerik çağında tam anlamını buluyor: İlişki, görüntüyü üretmek için kuruluyor.
Jean Baudrillard'ın simülakr ve hipergerçeklik kavramları ise neredeyse ürkütücü biçimde güncel. Eskiden görüntü gerçeği temsil ediyordu; şimdi görüntü gerçeğin kendisinden daha önemli. Bir tatil, tatilden önce Instagram fotoğrafıdır; bir ilişki, ilişkiden önce profil durumu; bir politikacı, programından önce viral videosu; bir insan, hayatından önce dijital temsili. Temsil edilen ile temsil arasındaki sınır incelir; insanlar hayatlarını değil, hayatlarının paylaşılabilir versiyonlarını yaşamaya başlar. Baudrillard'ın "gerçekten daha gerçek" hipergerçekliği, sıradan bir cuma akşamının anlatısı olur.
Marshall McLuhan'ın "ortam mesajdır" düşüncesi temel bir anahtar: Bir platform, mesajların taşındığı nötr bir kanal değildir; biçimi mesajın anlamını değiştirir. X kısa mesajları ödüllendiriyorsa düşünce kısalır; TikTok birkaç saniyelik dikkat döngülerini ödüllendiriyorsa anlatı buna göre biçimlenir; Instagram görsel temsil üzerine kuruluysa benlik görselleşir; YouTube izlenme süresini optimize ediyorsa anlatı sürekliliği buna göre tasarlanır. Dolayısıyla sorun yalnızca "insanlar sosyal medyada ne söylüyor" değil, "sosyal medya insanları ne tür şeyleri söylemeye teşvik ediyor"dur. McLuhan'ın bir başka kavramı burada daha derin: "Duyu oranlarının" değişmesi. Her ortam, insanın duyu dengesini yeniden düzenler; sonsuz kaydırma, bir düşünce biçimi değil, bir duyu biçimidir.
Zuboff ve Han: Bilinçdışı hammadde, gözetim öz-sunum#
Shoshana Zuboff'un gözetim kapitalizmi analizi bir başka katman ekliyor: Platformlar davranıştan sürekli veri çıkarıyor ve bu "davranış artığını" tahmin ürünlerine dönüştürüyorsa, insanın dikkat ve davranış örüntüleri ekonomik hammaddedir. Bilinçdışı geçmişte psikanalizin konusuydu; davranışsal veri bugün teknoloji şirketlerinin ekonomik girdisi. Bir insan belirli bir videoyu neden tekrar tekrar izlediğini bilmeyebilir; algoritmanın bunu bilmesi gerekmez, tekrar izlemesi yeter. Platform ekonomisinin gücü, insanın kendisi hakkında bilmediği örüntüleri ondan önce keşfedebilmesidir.
Byung-Chul Han'ın Şeffaflık Toplumu ve Psikopolitika kitaplarındaki çerçeve, bu tabloyu tamamlıyor. Klasik iktidar "seni gözetliyorum" der; dijital iktidarın daha sofistike biçimi "kendini göster" der. Ve insan gösterir: konumunu, yüzünü, arkadaşlarını, çocuğunu, işini, kazancını, duygusunu, siyasal görüşünü. Gözetim, dışarıdan zorlanan bir pratik olmaktan çıkıp öz-sunuma dönüşür; insan hem gözetleyen hem gözetlenen olur. Han'ın deyişiyle Bentham'ın panoptikonundaki mahkûmlar birbirinden yalıtılmıştı; dijital panoptikonun sakinleri birbirleriyle yoğun iletişim içindedir ve kendilerini gönüllü olarak teşhir ederler. Sitemizde daha önce Han'ın anlatı krizini ele alırken bu öz-teşhirin hikâye anlatma kapasitesini nasıl tükettiğini tartışmıştık.
Peki sosyal medya gerçekten toplumun bilinçdışını mı gösteriyor?#
Şimdi en zor noktaya geldik. Cevap: kısmen, ama doğrudan değil. Sosyal medyada gördüğümüz şey toplumun "saf" bilinçdışı değildir. Platformlar veriyi seçer, algoritmalar sıralar, kullanıcılar performans sergiler, botlar ve sahte hesaplar davranışı etkiler, şirketlerin ticari çıkarları vardır, siyasal aktörler manipülasyon yapar, insanlar internette gerçek hayattaki gibi davranmaz. Ampirik araştırma da temkinli olmayı gerektiriyor: 2023'te Science ve Nature'da yayımlanan, Meta'nın iş birliğiyle yürütülen büyük ölçekli deneyler, 2020 ABD seçimleri sırasında algoritmik akışın kronolojik akışla değiştirilmesinin kullanıcıların siyasal tutumlarında ölçülebilir bir değişiklik yaratmadığını buldu; "filtre balonu" tezi sanıldığından daha zayıf çıktı. Sosyal medya verisini doğrudan "toplumun gerçek düşüncesi" olarak okumak büyük hata olur.
Ama tam burada daha ilginç bir şey ortaya çıkar. Sosyal medya, toplumun bilinçdışını doğrudan göstermese bile, toplumun hangi arzularının algoritmik olarak güçlendirilebilir olduğunu gösterir. Bu daha incelikli ve belki daha önemli bir iddiadır. Çünkü algoritma yalnızca aynaya değil, yükseltece de benzer. Bir ayna görüntüyü yansıtır; algoritma seçer ve büyütür. Sosyal medya, ayna, megafon, piyasa ve laboratuvar karışımıdır. Bir içerik ortaya çıkar, insanlar tepki verir, platform ölçer, içerik büyür, büyüdükçe daha fazla kişi görür, daha fazla tepki gelir; ve sonunda toplum kendi algoritmik yankısını "toplumun sesi" sanabilir. Bu, çağımızın en önemli epistemolojik problemlerinden biridir.
Habermas: Kamusal alan mı, duygusal kalabalık mı?#
Jürgen Habermas'ın kamusal alan kuramı, yurttaşların ortak meseleler hakkında kamusal akıl yürütme yoluyla fikir oluşturmasını merkeze alıyordu. Gerbaudo'nun analizinde olduğu gibi, çevrimiçi kamusal alanın önemli bir kısmı uzun süreli tartışmadan çok tepkiler, duygusal seferberlik ve görünürlük mücadeleleri üzerinden çalışıyor. Habermas'ın kendisi de 2022'de yayımladığı Kamusal Alanın Yeni Bir Yapısal Dönüşümü'nde bu tabloyu kabul etti: Dijital platformlar, editoryal dolayımı kaldırarak "yarı-kamusal" alanlar yaratıyor; herkes yazar olabiliyor, ama profesyonel gazeteciliğin süzgeci ortadan kalkınca ortak bir gerçeklik zemini de aşınıyor. Bu, Habermas'ın geçersiz olduğu anlamına gelmiyor; tam tersine, sorusunu daha da önemli kılıyor: Bir toplum, ortak bir gerçeklik üzerinde konuşmadan ortak karar verebilir mi? Habermas'ın geçen mart ayındaki ölümünün ardından yazdığımız dosyada bu son kitabın sorusunu ayrıca ele almıştık.
Bu tablo yalnızca karamsar değil. Sosyal medya, tarihte görülmemiş bir kamusal katılım imkânı yarattı: Eskiden görünmez kalan insanlar görünür olabiliyor, marjinal gruplar kendi hikâyelerini anlatabiliyor, devletlerin ve büyük medyanın kontrolü dışında bilgi dolaşabiliyor, sosyal hareketler örgütlenebiliyor, yerel bir adaletsizlik küresel bir mesele olabiliyor, bir bireyin çektiği görüntü uluslararası bir insan hakları tartışmasını başlatabiliyor. The Review of Politics'te 2025'te yayımlanan "What is Social Media's Place in Democracy?" makalesi, sosyal medyanın demokraside "doğal" bir yeri olmadığını, çoğul demokratik olanaklar taşıdığını ve düzenlemenin asıl amacının çevredeki aktörlerin siyasal sistemin merkezindeki karar alma süreçlerini tetikleme ve etkileme gücünü artırmak olması gerektiğini savunuyor. Dolayısıyla mesele "sosyal medya iyi mi kötü mü" değil; hangi toplumsal güçlerin sosyal medyada görünür hâle gelebildiğidir.
Asıl tehlike: Yapay zekâ bilinçdışını yeniden yazabilir#
Sosyal medya ile yapay zekâ birleştiğinde mesele değişiyor. Sosyal medya insan davranışından veri topluyor; yapay zekâ bu verideki örüntüleri öğreniyor; sonra insanlara içerik üretiyor; insanlar tepki veriyor; yapay zekâ yeni içerik üretiyor. İnsan algoritmayı eğitir, algoritma insanı etkiler, insan değişen algoritmaya yeniden tepki verir, algoritma yeni davranıştan öğrenir. Bu artık basit bir medya ilişkisi değil; insan ile algoritma arasında karşılıklı evrimsel bir geri besleme döngüsüdür. Dün yapay zekâ ve sanat üzerine yazarken Adorno'nun kültür endüstrisi için gördüğümüz şeyle aynı: İnsanların zevki algoritmayı eğitir, algoritma zevki yeniden eğitir.
Burada başlangıçtaki hipotez daha radikal hâle geliyor. Jung'un kolektif bilinçdışı, insan psişesinin ortak derin katmanıydı. Dijital çağda yeni bir şey ortaya çıkıyor olabilir: algoritmik kolektif bilinçdışı. Bu resmî bir psikoloji kavramı değil, bir felsefi hipotezdir. İnsanların arzuları ile algoritmaların optimizasyon hedefleri birbirine karışır: İnsan neyi görmek ister, algoritma neyi göstermek ister; insan neyi paylaşır, algoritma neyi büyütür; insan neye öfkelenir, platform hangi öfkenin daha fazla etkileşim yarattığını öğrenir. Zamanla ikisi birbirini biçimlendirir ve ortaya insan arzusu değil, algoritmik olarak seçilmiş insan arzusu çıkar. Bu hafta Avrupa Komisyonu'nun on üç yaş altına sosyal medya yasağı ve öneri algoritmalarının çocukları "zararlı içerik tavşan deliklerine" sürüklemesini engelleme önerisi, bu hipotezin siyasal olarak ne kadar ciddiye alındığını gösteriyor: Yasa koyucu, bilinçdışının oluşum çağında algoritmanın devreye girmesini engellemeye çalışıyor.
Jacques Rancière'in "duyulur olanın paylaşımı" kavramı bu tartışmaya güçlü biçimde eklenir. Rancière için siyaset yalnızca parlamentoda gerçekleşmez; siyaset, kimin görünür olduğu, kimin konuşabildiği, kimin sesinin gürültü değil söz sayıldığı sorularıyla ilgilidir. Sosyal medya bu nedenle devasa bir siyasal-estetik makinedir: Sürekli olarak kimin görüneceğini, kimin duyulacağını, neyin trend olacağını, hangi hikâyenin dolaşıma gireceğini, hangi görüntünün "önemli" kabul edileceğini düzenler. Algoritmik görünürlük teknik bir mesele değil, siyasetin yeni estetiğidir. Geçen hafta Rancière'i ele alırken gördüğümüz "polis" kavramı, yerlerin ve payların dağılımını düzenleyen mantık, öneri motorunun en kesin tanımıdır; ve Rancière'e göre siyaset, bu dağılımı payı olmayanların bozmasıdır. Algoritmik polis düzeninde siyasetin nasıl mümkün olacağı, önümüzdeki on yılın sorusudur.
Sonuç: Sosyal medya bize kim olduğumuzu mu gösteriyor, kim olduğumuzu mu yaratıyor?#
Bütün tartışmanın düğüm noktası burada. Sosyal medya toplumun bilinçdışını yansıtıyor olabilir; ama aynı zamanda onu üretiyor olabilir. Ve muhtemelen gerçek daha karmaşık: Yansıtıyor, seçiyor, büyütüyor ve yeniden üretiyor. Sosyal medya bir ayna değildir; kendi yansımasını değiştiren bir aynadır. İnsanlar arzularını platformlara bırakıyor; platformlar bu arzuları sınıflandırıyor ve geri sunuyor; insanlar kendi arzularını başkalarında görüyor; başkaları aynı arzuyu görünce onun "normal" olduğunu düşünüyor; normalleşen arzu daha fazla üretiliyor. Toplum, kendi ürettiği psikolojik ortamın içinde yaşamaya başlıyor.
Bu nedenle yirmi birinci yüzyılın en önemli felsefi sorularından biri artık "bilinçdışımız nedir" değil, "bilinçdışımızı kim görünür hâle getiriyor"dur. Jung insan ruhunun karanlık odalarını gösterdi; Freud bastırılmış arzuların kapısını açtı; Lacan öznenin kendi görüntüsüyle yabancılaşmasını ve arzusunun Öteki'ye bağlılığını anlattı; Tarde kamunun, Durkheim kolektif temsilin gücünü gösterdi; Castoriadis toplumların kendi gerçekliklerini hayal ederek kurduğunu düşündü; Debord görüntünün, Foucault görünürlüğün, Deleuze denetimin iktidarını çözümledi; McLuhan iletişim araçlarının insanı dönüştürdüğünü söyledi; Habermas ortak kamusal aklı savundu; Han gönüllü şeffaflığın yeni iktidar biçimlerini anlattı. Ve bugün bütün bu düşüncelerin ortasında yeni bir figür duruyor: algoritma. Algoritma artık yalnızca bize ne göstereceğine karar vermiyor; neye bakacağımızı, neye öfkeleneceğimizi, neyi arzulayacağımızı ve hangi dünyayı "normal" kabul edeceğimizi etkileyen bir kültürel aracıya dönüşüyor.
Belki de sosyal medyanın gerçek devrimi burada. İnsanlık tarihinde ilk defa milyarlarca insanın küçük arzuları, korkuları ve dürtüleri eşzamanlı olarak ölçülüyor, sınıflandırılıyor ve yeniden topluma sunuluyor. Geleceğin arkeologları bizim dönemimizi yalnızca kitaplardan ve anıtlardan okumayacak; dijital izlerimize bakacaklar: milyarlarca paylaşım, trilyonlarca beğeni, sayısız öfke, arzu ve korku. Ve bütün bunların arasından şu sorunun cevabını arayacaklar: Yirmi birinci yüzyıl insanı gerçekten ne istiyordu? Belki de en ürkütücü cevap şu olacak: İnsanlık bunu kendisi de tam olarak bilmiyordu. Ama algoritmalar, bizim ne istediğimizi bizden önce öğrenmeye başlamıştı.
BM Güvenlik Konseyi yapay zekâyı barış ve güvenlik gündemine aldı; Guterres 'dibe doğru bir yarış' uyarısı yaptı; Philosophy & Technology'de arka arkaya iki makale yapay zekânın demokrasiyle ilişkisini yeniden kurdu. Hobbes'tan Arendt'e, Kant'tan Habermas'a siyaset felsefesi bu yeni iktidar makinesine ne söylüyor?
OpenAI'ın on bin ajanı 88 saatte Navier–Stokes denklemlerinde tekillik bulduğunu açıkladı; ispat Lean'de doğrulandı. Ama Navier–Stokes vakası matematik tarihinden çok daha büyük bir soruyu önümüze getiriyor: Bir makine bir matematiksel doğrulamayı gerçekleştirebiliyorsa, matematiksel düşünceyi de gerçekleştirmiş olur mu? Turing'den Searle'e, Gödel'den Wittgenstein'a, Platon'dan Tao'ya bir dosya.
David Chalmers, Ludwig Wittgenstein, Platon, Daniel C. Dennett