4 Ekim: İoanna Kuçuradi'nin doksanıncı doğum günü ve cenaze töreni, Otto Weininger'in ölümü ve insanı yeniden düşünmek. Bazı tarihler yalnızca takvim yaprağı değildir. 4 Ekim 1936'da doğan Kuçuradi bugün, doğum gününde toprağa veriliyor; 1903'te Otto Weininger 23 yaşında Beethoven'ın öldüğü evde kendini öldürdü; 1570'te Péter Pázmány doğdu; 1582'de takvimden on gün silindi; 1669'da Rembrandt öldü; 1957'de Sputnik insanlığı yeryüzünün dışına taşıdı.
Bazı tarihler yalnızca takvim yaprağı değildir. 4 Ekim, felsefe tarihi açısından insan, değer, etik, zaman ve insanın evrendeki yeri meselelerinin kesiştiği bir gün. Bu yıl 4 Ekim'i farklı kılan ise, Türkiye felsefesinin en önemli isimlerinden İoanna Kuçuradi'nin doksanıncı doğum gününün, cenaze gününe denk gelmesi.
1936: İoanna Kuçuradi'nin doğum günü, 2026: cenazesi#
İoanna Kuçuradi 4 Ekim 1936'da İstanbul'da doğdu ve iki gün önce, 2 Ekim 2026 akşamı, doksanıncı doğum gününe iki gün kala öldü. Bugün, doğum gününde, Maltepe Üniversitesi Mimar Vedat Çakırca Konferans Salonu'ndaki törenin ardından Şişli Rum Ortodoks Mezarlığı'nda toprağa veriliyor. Hayatını, Hacettepe Felsefe Bölümü'nün kuruluşunu, Türkiye Felsefe Kurumu başkanlığını, Dünya Felsefe Kuruluşları Federasyonu'nun ilk kadın başkanlığını ve 2003 İstanbul Dünya Felsefe Kongresi'ni vefat haberimizde anlattık; burada yalnızca felsefesinin çekirdeğini hatırlatalım.
Kuçuradi'nin felsefesinin merkezinde son derece yalın fakat son derece zor bir soru vardı: Bir insanı, yalnızca bir insan olduğu için değerli kabul etmek ne anlama gelir? Onun etik anlayışında değer, insanların bir nesneye veya kurala biçtiği fiyat değildi; bir insanın durumunu, olanaklarını ve değerini doğru biçimde değerlendirme sorusuydu. "Değerler" ile "değer yargıları" arasındaki ayrımı, "etik" ile "ahlak" arasındaki ayrımı ve insan haklarının sözleşmelerden değil "insanın değeri"nden türetilmesini bu soruya cevap olarak geliştirdi. Bu nedenle insan hakları düşüncesi yalnızca hukuki belgeler üzerinden değil, değer bilgisi ve etik değerlendirme üzerinden okunmalıdır. Mirası, Türkiye'de felsefenin üniversite duvarlarının dışına taşarak insan hakları, eğitim, hukuk ve kamusal etik tartışmalarına girmesinde görülebilir. Kuçuradi'nin ardından Türkiye felsefesi yalnızca önemli bir akademisyenini değil, felsefeyi insanın değerini koruma pratiği olarak gören bir düşünürü kaybetti. Doğum günü ile cenazesinin aynı güne düşmesi, bu takvimde dün Philippa Foot için not ettiğimiz ender rastlantılardan.
Philippa Foot 3 Ekim 1920'de doğdu ve tam doksan yıl sonra, 3 Ekim 2010'da öldü: Tramvay problemini icat eden, erdem etiğini yeniden canlandıran ve 'doğal iyilik' kuramını seksen yaşında yazan Oxford filozofu. Aynı gün 1226'da Assisili Francesco öldü, 1896'da sanatı emeğin sevinci olarak düşünen William Morris; 1897'de Louis Aragon doğdu; 1990'da Almanya birleşti ve Habermas 'DM-milliyetçiliği' uyarısını yaptı.
Jürgen Habermas, Mary Midgley, Philippa Foot
Kültür Servisi·
4 Ekim 1903'te Avusturyalı filozof Otto Weininger, Viyana'da, Schwarzspanierstrasse'de Beethoven'ın öldüğü evde kiraladığı odada kendini vurdu; 23 yaşındaydı. Dört ay önce, mayısta, doktora tezinden genişlettiği Cinsiyet ve Karakter (Geschlecht und Charakter) yayımlanmıştı; kitap ölümünden sonra onlarca baskı yaptı, bir düzine dile çevrildi ve yüzyılın ilk yarısında Avrupa'nın en çok okunan felsefe kitaplarından biri oldu. Yahudi bir ailede doğmuş, vaftiz olup Protestan olmuş, Viyana Üniversitesi'nde felsefe ve psikoloji okumuştu.
Kitap, cinsiyet, karakter, etik, deha ve insan doğası üzerine son derece tartışmalı ve bugün büyük ölçüde problemli kabul edilen tezler ileri sürüyordu: Her insanın "erkek" ve "kadın" ilkelerinin bir karışımı olduğu, "kadınlık"ın mantıktan, ahlaktan ve dehadan yoksun bir ilke olduğu, Yahudiliğin de bir "ilke" olarak aynı kategoriye girdiği. Kitabın kadın düşmanlığı ve antisemitizmi, yazarının kendi Yahudiliğiyle hesaplaşmasıyla birleşince, Weininger'i "kendinden nefret eden Yahudi" kavramının prototipi yaptı ve Nazi ideologları onu kullanmaktan çekinmedi. Buna rağmen felsefe tarihinde kalmasının nedeni, dönemin entelektüel dünyasında yarattığı etki ve özellikle Wittgenstein üzerindeki izi: Wittgenstein, Weininger'i kendisini etkileyen on isim arasında sayar; 1931'de Moore'a yazdığı mektupta "onunla hemfikir olmak gerekmez, ama büyüklüğü, hemfikir olmadığımız şeyde yatar" demişti. Wittgenstein'ın etiğin söylenemez olduğu, dehanın cesaret olduğu ve kişinin kendine karşı dürüstlüğünün felsefenin koşulu olduğu düşüncelerinde Weininger'in, Kant'ın ve Schopenhauer'ın birleşmiş etkisi görülür. Kitabın etik bölümü, Kant'ın kategorik buyruğunu "kendine karşı ödev" olarak radikalleştirir: İnsan, kendi içindeki dehayı gerçekleştirmekle yükümlüdür ve bunu yapamıyorsa yaşamaya hakkı yoktur; Weininger'in intiharı bu tezin korkunç tutarlılığıydı.
Bugün Weininger'i okumak, bütün tezlerini kabul etmek değil, şu soruyu sormak açısından önemlidir: Bir düşünürün felsefi etkisi ile düşüncelerinin ahlaki ve bilimsel geçerliliğini birbirinden ayırabilir miyiz? Wittgenstein'ın cevabı, kendine özgü biçimde, evetti: Bir filozoftan, yanlış cevaplarına rağmen, soruyu sorma biçimini öğrenebiliriz.
4 Ekim 1570'te Nagyvárad'da (bugün Romanya'daki Oradea) Péter Pázmány doğdu. Kalvinist bir ailede büyüdü, on üç yaşında Katolik oldu, Cizvit tarikatına girdi; Viyana'da felsefe, Roma'da teoloji okudu ve 1597'den itibaren Graz Üniversitesi'nde felsefe, sonra teoloji dersleri verdi. Graz'daki felsefe dersleri, Aristoteles'in Fizik ve Ruh Üzerine'sinin skolastik yorumları, basılmış hâlde günümüze ulaşan erken modern Cizvit felsefesinin önemli örneklerindendir; Suárez'in metafiziğinin Orta Avrupa'ya taşınmasında rol oynadı. 1616'da Esztergom başpiskoposu, 1629'da kardinal oldu; Macar Karşı-Reformasyonu'nun önderi ve 1635'te kurduğu Nagyszombat Üniversitesi'nin (bugünkü Budapeşte Eötvös Loránd Üniversitesi'nin atası) kurucusuydu. Macar edebî dilinin kurucularından sayılır: Hodoegus (Hakikate Giden Yol, 1613) ve vaazları, Macarcayı felsefi tartışma diline dönüştürdü. Pázmány'nin hikâyesi, erken modern Avrupa'da felsefenin henüz bugünkü anlamıyla "seküler akademik disiplin" olmadığını; mantık, metafizik, teoloji ve siyasetin aynı entelektüel dünyanın parçaları olduğunu hatırlatır.
4 Ekim 1582, Katolik Avrupa'da Jülyen takviminin son günüydü; ertesi gün 15 Ekim oldu. Papa XIII. Gregorius'un reformu, Jülyen yılının gerçek güneş yılından yaklaşık on bir dakika uzun olmasının bin altı yüz yılda biriktirdiği on günlük kaymayı tek hamlede sildi. Felsefe için bu, zamanın ölçülmesinin bir kurum meselesi olduğunun en çarpıcı örneği: Protestan ülkeler reformu yüz elli yıl, Rusya 1918'e, Yunanistan 1923'e kadar reddetti; Türkiye 1926'da Rumî takvimden geçti. Aynı tarihte doğan Teresa de Ávila, o gece, 4 Ekim'i 15 Ekim'e bağlayan gece öldü; ölümünün takvimdeki boşluğa denk gelmesi, zamanın "gerçek" olup olmadığını sorgulayan filozofların sevdiği bir örnek oldu. Kant'ın zamanı duyarlığın saf formu sayması, takvimin bir uzlaşım olduğunu bilen bir çağın felsefesidir.
Rembrandt van Rijn, 4 Ekim 1669'da Amsterdam'da, iflas etmiş ve unutulmaya yüz tutmuş olarak öldü. Felsefe takviminde yeri, otoportreleridir: Yirmi iki yaşından ölümüne kadar yaptığı seksen dolayında otoportre, Batı sanatında benliğin zaman içinde kendine bakışının ilk sistematik belgesi; Descartes'ın aynı yıllarda, aynı Hollanda'da, cogito'yu kurmasıyla eşzamanlı. Simmel, Rembrandt üzerine kitabında (1916) onu "hayatın akışını tek bir yüzde görünür kılan" ressam olarak okudu; Georges Didi-Huberman, Rembrandt'ın geç dönem fırça vuruşlarını, görmenin kendisinin kırılganlığı üzerine bir meditasyon saydı. Rembrandt'ın son otoportresi, ölümünden birkaç ay önce, gülümseyen yaşlı bir adamın yüzüdür; bir filozofun yazamayacağı bir cümle.
4 Ekim 1957'de Sovyetler Birliği Sputnik 1'i yörüngeye gönderdi: 83 kilogramlık, dört antenli, yirmi iki gün boyunca "bip" sesi yayan bir küre. Bu olay bir felsefe kongresi değildi; fakat insanlık düşüncesi açısından devasa bir kırılmaydı. Hannah Arendt, bir yıl sonra yayımlanan İnsanlık Durumu'na Sputnik'le başladı: "Önemde hiçbir olayın, hatta atomun parçalanmasının bile geçemeyeceği bir olay" diye yazdı ve ilk tepkinin sevinç değil, "insanın yeryüzündeki hapisten kurtuluşuna doğru ilk adım" biçiminde bir rahatlama olmasını kaygıyla not etti: İnsan, kendi varoluşunun koşulu olan dünyadan kaçmak istiyordu. Heidegger, 1966'daki Der Spiegel söyleşisinde Ay'dan çekilen Dünya fotoğrafları karşısında "korktuğunu", insanın köklerinden koparıldığını söyleyecekti. Hans Blumenberg ise Kopernik Dünyasının Doğuşu'nda (1975) tam tersini savundu: Uzaydan görülen Dünya, insanın kozmik önemsizliğini değil, bu küçük gezegenin biricikliğini gösterdi; "uzay çağı"nın asıl keşfi uzay değil, Dünya'ydı.
Sputnik'in felsefi sonucu bugün daha iyi görülüyor: İnsan nedir, Dünya nedir ve insanın evrendeki yeri nedir? Uzay araştırmaları yalnızca fiziğin değil, insan merkezcilik, varoluşçuluk, etik ve gelecek felsefesinin sorularını değiştirdi. Bugün yapay zekâ ve uzay teknolojilerinin aynı anda ilerlediği bir dünyada Sputnik'in açtığı soru yeniden karşımızda: İnsan kendi gezegeninden çıktığında, kendisi hakkındaki düşüncesi de değişmek zorunda mıdır?
İnsan değerini nereden alır? Kuçuradi için insanın değeri, doğru değerlendirmenin ve etik ilişkinin merkezindedir. Weininger için insan doğası, kadın ve Yahudi düşmanlığıyla zehirlenmiş, çok daha sorunlu bir kavramsal zeminde tartışılır; onun örneği, insanın değerini "ilkeler"e göre derecelendirmenin nereye vardığını gösterir. Pázmány için değer, Tanrı'nın düzeninden; Gregoryen reform için zamanın kendisi bir kurumdan; Rembrandt için yüz, zamanın içinden; Sputnik için insan, yeryüzünün dışından görülür. Belki de 4 Ekim'in felsefi dersi tam burada: İnsan hakkında konuşmak, aynı zamanda insanın değerini, sınırlarını ve dünyadaki yerini tartışmaktır. Kuçuradi, bu üç sorudan ilkini hayatının işi yaptı; bugün toprağa verilirken, geride bıraktığı soru hâlâ açık.
Gandhi'den Simondon'a: Şiddetsizlik, teknik, benlik ve insan olma sorusu. 2 Ekim, Mahatma Gandhi'nin doğumuyla şiddetsizliğin dünya çapında düşünsel ve siyasal bir ilkeye dönüşmesini, Gilbert Simondon'un doğumuyla insan-teknik ilişkisinin yeni bir ontolojiye kavuşmasını ve Swami Abhedananda ile Vedanta'nın Batı'yla karşılaşmasını hatırlatır. Aynı gün Wallace Stevens doğdu, Marcel Duchamp öldü; BM bugünü Uluslararası Şiddetsizlik Günü ilan etti.
Tarihte bazı günler filozofların doğum ve ölüm tarihleriyle öne çıkar; bazı günler ise felsefenin kendisinin dönüşümünü hatırlatır. 30 Eylül ve 1 Ekim, epistemoloji, mistisizm, hermeneutik ve siyaset felsefesi açısından dikkat çekici isimleri aynı takvimde buluşturuyor: Condillac'ın heykeli, Mevlânâ'nın doğumu, Claudia Card'ın kötülük kuramı, Dilthey'in 'anlama'sı, Alvin Goldman'ın dışsalcılığı ve Mészáros'un sermaye eleştirisi.