FELSEFE TARİHİNDE BUGÜN — 2 EKİM
Gandhi'den Simondon'a: Şiddetsizlik, teknik, benlik ve insan olma sorusu. 2 Ekim, Mahatma Gandhi'nin doğumuyla şiddetsizliğin dünya çapında düşünsel ve siyasal bir ilkeye dönüşmesini, Gilbert Simondon'un doğumuyla insan-teknik ilişkisinin yeni bir ontolojiye kavuşmasını ve Swami Abhedananda ile Vedanta'nın Batı'yla karşılaşmasını hatırlatır. Aynı gün Wallace Stevens doğdu, Marcel Duchamp öldü; BM bugünü Uluslararası Şiddetsizlik Günü ilan etti.
Kültür Servisi
Kitap, dergi ve etkinlik haberleri.

2 Ekim, felsefe tarihinde yalnızca birkaç filozofun doğum günü değildir. Bu tarih, Mahatma Gandhi'nin doğumuyla şiddetsizliğin dünya çapında düşünsel ve siyasal bir ilkeye dönüşmesini; Gilbert Simondon'un doğumuyla insan-teknik ilişkisinin yeni bir ontolojiye kavuşmasını ve farklı geleneklerde "insan nasıl yaşamalıdır?" sorusunun yeniden ortaya çıkmasını hatırlatır. Bugün aynı zamanda Vedanta'nın Batı'daki ilk sesi Swami Abhedananda'nın, "en yüce kurgu"nun şairi Wallace Stevens'ın ve zihin felsefecisi Howard Robinson'ın doğum günü; sanatın ne olduğu sorusunu bir pisuvarla yeniden kuran Marcel Duchamp'ın ölüm yıl dönümü.
1869: Mahatma Gandhi
Mohandas Karamchand Gandhi, 2 Ekim 1869'da Hindistan'ın batısındaki Porbandar'da doğdu. Londra'da hukuk okudu, Güney Afrika'da yirmi bir yıl avukatlık yaptı ve orada, 1906'da, Hint göçmenlere dayatılan kayıt yasasına karşı direnişte, hayatını ve sonra dünyayı değiştirecek yöntemi buldu: satyagraha, "hakikate sarılma" ya da "hakikatin gücü". Gandhi'yi yalnızca siyasi tarih açısından okumak, düşüncesinin felsefi boyutunu küçültür. Üç kavramı var: ahimsa (şiddetsizlik, daha doğrusu "zarar vermeme"), Jainizm'den ve Bhagavad Gita'dan aldığı, Tolstoy'un Hıristiyan anarşizmi ve Thoreau'nun sivil itaatsizliğiyle beslediği ilke; satyagraha, bu ilkenin siyasal yöntemi; ve satya, hakikat, Gandhi'nin "Tanrı hakikattir" formülünü 1920'lerde "hakikat Tanrı'dır" diye tersine çevirdiği, ateistin bile kabul edebileceği nihai değer.
Düşüncesindeki en önemli kırılma şudur: Ahlak ile siyaset birbirinden ayrılabilir mi? Machiavelli'den beri modern siyaset kuramının cevabı evetti; siyasetin kendi mantığı, "devlet aklı" vardı. Gandhi'nin cevabı hayırdır. Siyasetin amacı yalnızca iktidarı ele geçirmek değil, insanın hakikatle ilişkisini dönüştürmektir. Bu nedenle Gandhi için araç ile amaç arasında kesin bir kopukluk bulunmaz; 1909 tarihli Hind Swaraj'daki ünlü benzetmesiyle, araç tohumdur, amaç ağaç: "Tohum ile ağaç arasındaki dokunulmaz bağ, araç ile amaç arasında da vardır." Şiddet kullanarak şiddetsiz bir dünya kurulabileceği fikrine kuşkuyla yaklaşır; araç, ulaşılmak istenen dünyanın küçük bir modeli olmak zorundadır. Bu düşünce, sonuççu ahlakın "sonuç iyi olduğu sürece araç meşrudur" ilkesini tersine çevirir ve Gandhi'yi, Kant'tan çok farklı bir yoldan, deontolojik etiğin siyasal bir biçimine götürür.
Gandhi'nin felsefi mirası tartışmalıdır. B. R. Ambedkar, Dalitler meselesinde Gandhi'nin kast sistemini reforme etmek isterken onu koruduğunu söyledi; Orwell, şiddetsizliğin ancak basın özgürlüğü olan bir imparatorluğa karşı işe yarayabileceğini yazdı; Gandhi'nin kendi deneyleri, "brahmacharya" sınamaları, bugün sert eleştiri konusu. Fakat yöntem yaşadı: Martin Luther King'in Montgomery'si, Mandela'nın ilk dönemi, Doğu Avrupa'nın 1989'u, Gandhi'nin satyagraha'sının çocuklarıdır ve Gene Sharp'ın "sivil direniş" kuramı, Gandhi'yi siyaset biliminin konusu yaptı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 15 Haziran 2007'de kabul ettiği kararla 2 Ekim'i Uluslararası Şiddetsizlik Günü ilan etti; böylece bir düşünürün ahlaki ilkesi uluslararası bir eğitim gününün merkezine yerleşti. Gandhi 30 Ocak 1948'de bir Hindu milliyetçisi tarafından öldürüldü.
1866: Swami Abhedananda
Hint düşünürü ve Vedanta öğretmeni Swami Abhedananda (doğum adıyla Kaliprasad Chandra), 2 Ekim 1866'da Kalküta'da doğdu. Ramakrishna'nın doğrudan müritlerinden ve Vivekananda'nın kardeş-müridiydi. 1896'da Vivekananda'nın çağrısıyla Londra'ya, 1897'de New York'a gitti ve yirmi beş yıl boyunca Amerika'da Vedanta Society'yi yönetti; Harvard, Columbia ve Yale'de konuştu, William James'le tanıştı. Vedanta'yı, özellikle Advaita'nın (ikici olmayan) "Atman Brahman'dır" öğretisini, Batı felsefesinin ve bilimin diliyle anlatan ilk kuşağın en sistematik yazarıydı: Self-Knowledge (1905), Vedanta Philosophy dizisi ve bilinç, ruh, ölümsüzlük ve reenkarnasyon üzerine kitapları, din felsefesi ile karşılaştırmalı felsefenin erken örnekleridir. 1922'de Tibet'e gitti, 1939'da Kalküta'da öldü.
Abhedananda'nın doğum günü, 2 Ekim'i yalnızca Gandhi'nin değil, Hint felsefesinin modern dünyayla karşılaşmasının tarihi hâline getiriyor. Vivekananda'nın 1893 Chicago Dünya Dinler Parlamentosu'ndaki konuşmasıyla başlayan bu karşılaşma, Batı felsefesinin dışındaki düşünce geleneklerinin modern entelektüel tarihe girişinin ilk büyük dalgasıdır; bugün Seul'de yıllık Hint felsefesi konferansının düzenlendiği bir dünyada, takvim yazımızda değindik, bu girişin ne kadar kalıcı olduğu görülüyor.
1879: Wallace Stevens
Amerikalı şair Wallace Stevens 2 Ekim 1879'da Pennsylvania'da doğdu; hayatı boyunca Hartford'da bir sigorta şirketinin yöneticisi olarak çalıştı ve yirminci yüzyılın en felsefi şiirini yazdı. "Supreme Fiction" (En Yüce Kurgu) kavramı, Tanrı'nın öldüğü bir dünyada şiirin, inanılmadığı bilinerek inanılan bir kurgunun, dinin yerini alıp alamayacağı sorusuydu; Nietzsche'nin ve Santayana'nın (Harvard'daki hocası) mirasıdır. "Kar Adamı" şiiri, "orada olmayan hiçbir şeyi ve orada olan hiçi" gören bir zihnin fenomenolojisi; "Cihaz Üzerine Notlar" ise hayal gücü ile gerçeklik arasındaki ilişki üzerine bir epistemoloji dersidir. Simon Critchley'nin Things Merely Are (2005) kitabı, Stevens'ı bir filozof olarak okumanın mümkün olduğunu gösterdi. 1955'te öldü.
1924: Gilbert Simondon
Yirminci yüzyıl Fransız felsefesinin en özgün isimlerinden Gilbert Simondon, 2 Ekim 1924'te Saint-Étienne'de doğdu. Lyon'da, sonra École normale supérieure'de okudu; Merleau-Ponty ve Georges Canguilhem'in yanında yetişti; Poitiers'de ve Sorbonne'da ders verdi, Paris V'te genel psikoloji laboratuvarını kurdu. Kendi atölyesinde makineler onaran, öğrencilerine televizyon alıcısını söküp kurmayı öğreten bir filozoftu.
İki büyük meseleyle tanınır: bireyleşme ve teknik nesnelerin varoluşu. 1958'de savunduğu ana tezi, Fiziksel ve Kolektif Bireyleşme (tamamı ancak 2005'te yayımlandı), Batı metafiziğinin bireyi hazır bir töz olarak alıp "bireyleşme ilkesi"ni aramasını tersine çevirdi: Birey, bir sürecin sonucudur; "ön-bireysel" bir gerilim alanından, kristalin çözeltiden, canlının ortamından, öznenin kolektiften, bir "faz değişimi" ile çıkar ve hiçbir zaman tamamlanmaz. Deleuze bu tezi "yeni bir Varlık kavrayışı" diye selamladı; Bernard Stiegler, Bruno Latour ve çağdaş "yeni materyalizm" ondan türedi.
Aynı yıl yayımlanan tamamlayıcı tezi Teknik Nesnelerin Varoluş Tarzı Üzerine, teknolojiyi insanın kullandığı pasif araçlar toplamı olarak görmek yerine, teknik nesnelerin kendi oluşum süreçlerini ("somutlaşma": motorun parçalarının giderek birbirine uyumlu hâle gelmesi) ve insanla ilişkilerini inceleyen yeni bir felsefi yaklaşım geliştirdi. Simondon'a göre modern kültürün hastalığı, makineyi ya tehdit ya da köle olarak görmesi, teknik gerçekliği kültürden dışlamasıdır; oysa makine, insanın "eşlik ettiği", yorumladığı ve onunla birlikte oluştuğu bir varlıktır. Heidegger'in "Gestell"inin karamsarlığına karşı Simondon, tekniğin içinden bir hümanizm önerdi.
Simondon bugün özellikle yapay zekâ, otomasyon, dijital teknoloji ve insan-makine ilişkisi tartışmalarında yeniden okunuyor; sitemizde dün yapay zekânın ekonomi-politiğini ele alırken ona bir bölüm ayırdık ve İstanbul Medeniyet'in "Teknik ve Felsefe" kongresinin çağrı metni Aristoteles'ten Simondon'a bir hat çiziyor. Çünkü temel sorusu şaşırtıcı derecede güncel: Teknoloji yalnızca insanın kullandığı bir araç mıdır, yoksa insanın kendisini de dönüştüren bir varoluş alanı mıdır? Simondon, 7 Şubat 1989'da Palaiseau'da öldü; eserlerinin büyük kısmı ölümünden sonra yayımlandı ve İngilizceye ancak 2017-2020'de çevrildi. Türkçede Teknik Nesnelerin Varoluş Tarzı Üzerine henüz yok.
1945: Howard Robinson
İngiliz filozof Howard Robinson 1945'te doğdu; Liverpool Üniversitesi'nde uzun yıllar ders verdi, ardından Budapeşte'deki Central European University'nin felsefe bölümünü kurdu. Zihin felsefesi, algı felsefesi ve metafizik alanlarında, çağdaş felsefenin ana akımına karşı iki tez savundu: Matter and Sense (1982) ve Perception (1994) ile algıda "duyu-verisi" kuramının, yani doğrudan algıladığımız şeyin fiziksel nesne değil zihinsel bir içerik olduğu görüşünün savunusu; From the Knowledge Argument to Mental Substance (2016) ile Kartezyen töz ikiciliğinin, zihnin fiziksel dünyaya indirgenemeyeceği tezinin, savunusu. Berkeley üzerine çalışmaları ve J. J. Valberg'le birlikte editörlüğünü yaptığı Objections to Physicalism (1993), fizikalizm eleştirisinin referans metinleri. Robinson'ın doğum günü, 20. yüzyılın ikinci yarısında giderek büyüyen şu tartışmayı hatırlatır: Bilinç gerçekten yalnızca beynin işleyişinden mi ibarettir? Bugün yapay zekâ ve makine bilinci tartışmaları nedeniyle, sitemizde dün Hitoshi Nagai vesilesiyle ele aldığımız gibi, bu soru yeniden merkezî bir konuma gelmiş durumda. (Doğum tarihinin günü için güvenilir bir kaynak bulamadık; bazı takvimler 2 Ekim'i verir.)
1968: Marcel Duchamp'ın ölümü
Marcel Duchamp, 2 Ekim 1968'de Neuilly-sur-Seine'de öldü. Felsefe takviminde bir sanatçının yeri, sanat felsefesinin en büyük sorusunu bir nesneyle sorması: 1917'de New York'taki Bağımsızlar Sergisi'ne "R. Mutt" imzasıyla gönderdiği pisuvar, Çeşme, "sanat eseri nedir?" sorusunu estetik niteliklerden koparıp kurumsal ve kavramsal bir soruya dönüştürdü. Arthur Danto'nun "sanat dünyası" kuramı ve George Dickie'nin kurumsal sanat tanımı, Duchamp'ın "hazır-nesne"sine (readymade) cevap olarak yazıldı; Danto'ya göre Duchamp'tan sonra sanat, Hegel'in öngördüğü gibi, felsefeye dönüşmüştü. Duchamp'ın kendisi 1923'te resmi bırakıp satranca döndü ve "bütün sanatçılar satranç oyuncusu değildir, ama bütün satranç oyuncuları sanatçıdır" dedi. Ölümünden sonra yirmi yıl gizlice üzerinde çalıştığı Étant donnés'nin ortaya çıkması, bir sanatçının son sözünün de bir soru olabileceğini gösterdi.
Bugünün felsefi sorusu
2 Ekim'in düşünürlerini yan yana koyduğumuzda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor: Gandhi, insan şiddete başvurmadan siyaset yapabilir mi diye sorar; Abhedananda, bilincin sınırlarının nerede olduğunu; Simondon, teknolojinin insanı nasıl dönüştürdüğünü; Robinson, zihnin fiziksel dünyaya indirgenip indirgenemeyeceğini; Stevens, inanç olmadan anlamın mümkün olup olmadığını; Duchamp, sanatın nerede başladığını. Bu sorular birbirinden uzak görünüyor; aslında hepsi aynı büyük soruya bağlanıyor: İnsan kendi hayatını nasıl yönetebilir? Bugün Gandhi'yi hatırlamak yalnızca bir doğum gününü anmak değildir; Simondon'u hatırlamak yalnızca bir filozofun doğum tarihini bilmek değildir. Her ikisi de bugünün dünyasına aynı anda iki soru yöneltir: Gücümüzü nasıl kullanacağız? Ve teknolojik gücümüz arttıkça nasıl bir insan olacağız? 2 Ekim'in felsefi mirası tam da bu iki sorunun kesiştiği yerde duruyor.
Takvim notu: Bazı listelerde 2 Ekim için anılan Ayn Rand'ın 1962'de Columbia'nın kampüs radyosunda başlayan programı, 1979'da Boston Bilim Felsefesi Kolokyumu'ndaki bir sunum ve "2 Ekim'de yayımlanan" kitaplar, gün bazında güvenilir kayıtla doğrulanamadığından bu yazıya alınmadı.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

30 Eylül ve 1 Ekim: Condillac'tan Dilthey'e, Rumi'den Alvin Goldman'a
Tarihte bazı günler filozofların doğum ve ölüm tarihleriyle öne çıkar; bazı günler ise felsefenin kendisinin dönüşümünü hatırlatır. 30 Eylül ve 1 Ekim, epistemoloji, mistisizm, hermeneutik ve siyaset felsefesi açısından dikkat çekici isimleri aynı takvimde buluşturuyor: Condillac'ın heykeli, Mevlânâ'nın doğumu, Claudia Card'ın kötülük kuramı, Dilthey'in 'anlama'sı, Alvin Goldman'ın dışsalcılığı ve Mészáros'un sermaye eleştirisi.
Wilhelm Dilthey







.jpg?width=500)






