Dünya değişiyor: İnsanların nerede doğduğu, nerede yaşadığı ve nereye gittiği artık siyaset felsefesinin merkezinde. IOM'un 2026 raporuna göre 304 milyon uluslararası göçmen, UNHCR'ye göre 123 milyon zorla yerinden edilmiş insan var; BM dünya nüfusunun bu yüzyıl içinde zirve yapma olasılığını yüzde 80 olarak hesaplıyor. Lévi-Strauss'un iki UNESCO konuşması, Arendt'in 'haklara sahip olma hakkı', Walzer'in üyelik tartışması ve Habermas'ın post-ulusal yurttaşlığı ışığında bir okuma.
Claude Lévi-Strauss, Erasmus Ödülü töreninde, Amsterdam, 28 Mayıs 1973 · Fotoğraf: Bert Verhoeff / Anefo, Nationaal Archief, CC BY-SA 3.0 · Wikimedia Commons
Demografi çoğu zaman istatistik biliminin konusu gibi görünür: doğum oranları, yaş piramitleri, göç rakamları, kentleşme, nüfus projeksiyonları. Fakat bu rakamların arkasında felsefenin en eski sorularından biri vardır. Aristoteles Politika'da polis'in ideal büyüklüğünü ve yurttaşların kim olduğunu tartışırken, Platon Yasalar'da 5040 hanelik bir şehir tasarlarken, demografi yapıyorlardı. Soru şudur: Bir siyasal topluluğu kim oluşturur? Bir devletin yurttaşı kimdir? Bir ulus ne kadar süreyle aynı ulus olarak kalır? Bir ülkeye sonradan gelen insan hangi aşamada "biz"in parçası olur? Ve küreselleşme çağında "biz" hâlâ coğrafi sınırlarla tanımlanabilir mi?
2026 sonbaharında bu sorular soyut değil. Avrupa'da göç, seçimleri belirleyen başlıca konu; ABD'de sınır politikası anayasal krizlerin kaynağı; Doğu Asya'da nüfusun yaşlanması ve küçülmesi devletlerin yüzyıllık varsayımlarını yıkıyor; Afrika'da genç nüfus patlaması dünyanın demografik ağırlık merkezini kaydırıyor. Siyaset felsefesi, uzun süre adalet, meşruiyet ve haklar sorularını sabit bir nüfusu olan kapalı bir devlet varsayımıyla tartıştı; Rawls'un Bir Adalet Teorisi, toplumu "doğumla girilen, ölümle çıkılan" kapalı bir sistem olarak kurmuştu. Bu varsayım çökmüş durumda.
Claude Lévi-Strauss bu tartışmada ilginç bir referans noktasıdır; çünkü aynı kuruma, yirmi yıl arayla, birbirini düzelten iki konuşma yapmıştır. 1952'de UNESCO için yazdığı Irk ve Tarih, kültürler arasında hiyerarşi kurulmasına karşı çıkan, "ilkel" ve "gelişmiş" ayrımını reddeden ve kültürlerin karşılaşmasının insanlık açısından yaratıcı olduğunu savunan bir metindi; savaş sonrası ırkçılık karşıtı hümanizmin manifestolarından biri oldu. Lévi-Strauss'un tezi şuydu: İnsanlığın büyük atılımları, kültürlerin yalıtılmışlığından değil, "koalisyonlarından" doğar; Rönesans, Avrupa'nın Yunan, Arap, Çin ve Amerika kültürleriyle karşılaşmasının ürünüdür.
Fakat 1971'de, yine UNESCO'da yaptığı Irk ve Kültür konuşması dinleyicilerini şaşırttı ve skandal yarattı. Lévi-Strauss bu kez başka bir tehlikeye dikkat çekti: Kültürel çeşitlilik ile kültürlerin birbirine karışarak tek biçimli hâle gelmesi aynı şey değildir. Kültürlerin yaratıcı olabilmesi için birbirleriyle belli bir mesafeyi korumaları gerekir; mutlak iletişim, farklılığı, dolayısıyla yaratıcılığın kaynağını yok eder. Ayrıca her kültürün kendi değerlerini ötekilerine tercih etmesini "ırkçılık" saymanın kavram karmaşası yarattığını söyledi. UNESCO'nun kendi arşivindeki değerlendirme, onun bir yandan kültürlerarası alışverişi savunduğunu, diğer yandan küresel kültürel tekbiçimlilik riskine karşı uyardığını not eder.
Dundee, Hertfordshire, Queen Mary ve Kingston: Bir yıl içinde dört İngiliz üniversitesi felsefeyi kapatma ya da budama kararı aldı; Dundee'deki Kıta Felsefesi Merkezi için 5.000'i aşkın imza toplandı. Aynı aylarda Anthropic, DeepMind ve OpenAI filozof işe alıyor, Floridi felsefe bölümlerinden teknoloji sektörüne akışı 'kanama' diye adlandırıyor ve New York Fed'in verilerine göre felsefe mezunları bilgisayar bilimcilerden daha az işsiz.
Bu ikili yaklaşım bugün göç tartışmalarında önemlidir; çünkü iki uç yaklaşım da gerçeğin bir bölümünü kaçırır. "Göç kültürleri yok eder" ile "kültürler arasındaki farklılıkların hiçbir önemi yoktur" aynı derecede basitleştiricidir. Lévi-Strauss'un yaklaşımı daha zor bir soruya işaret eder: Farklılıkları korurken birlikte nasıl yaşayacağız? 1971 konuşmasının sağ kanat düşünürlerce "sahiplenilmesi" ve sol tarafından "ihanet" olarak okunması, sorunun kendisinin ne kadar rahatsız edici olduğunu gösterir.
Uluslararası Göç Örgütü'nün (IOM) World Migration Report 2026'sına göre 2024 ortasında dünyada yaklaşık 304 milyon uluslararası göçmen bulunuyordu; bu, dünya nüfusunun yüzde 3,7'si ve zaman içinde kademeli olarak artan bir pay. Göçmen işçilerin sayısı 2013-2022 arasında 30 milyondan fazla arttı; göçmenlerin 2024'te ülkelerine gönderdiği para 905 milyar dolara ulaştı ve bu rakam, resmî kalkınma yardımı ile doğrudan yabancı yatırımın toplamını aştı.
Fakat raporun en önemli ayrıntısı şudur: Dünya nüfusunun yüzde 96'dan fazlası hâlâ doğduğu ülkede yaşıyor. Uluslararası göç büyük ve tarihsel açıdan önemli olsa da, küresel nüfusun büyük çoğunluğunun yaşam biçimi değil. Bu veri, "dünya tamamen göçebeye dönüyor" ve "sınırlar anlamını kaybetti" gibi genellemeleri sorgulamayı gerektiriyor; göç, dünyanın çoğunluğu için bir deneyim değil, bir siyasal tartışma konusudur. Rapor ayrıca "tek bir küresel göç hikâyesi" olmadığını, hareketlilik fırsatlarının yüksek gelirli ülkelerin insanları için genişlerken düşük gelirli ülkelerde kısıtlı kaldığını, yani göçün kendisinin bir küresel eşitsizlik biçimi olduğunu vurguluyor.
Siyaset felsefesi açısından terminoloji önemlidir. Ekonomik nedenlerle başka bir ülkeye giden bir kişi ile savaş, zulüm veya ağır insan hakları ihlalleri nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan kişi aynı hukuki ve siyasal kategoriye ait değildir. UNHCR'nin Global Trends raporuna göre 2024 sonunda yaklaşık 123,2 milyon insan zorla yerinden edilmişti; bu sayı mültecileri, sığınmacıları ve ülke içinde yerinden edilmiş insanları kapsar ve on yıl öncesinin neredeyse iki katıdır.
Bu ayrım Hannah Arendt'in Totalitarizmin Kaynakları'ndaki (1951) "haklara sahip olma hakkı" fikrini yeniden gündeme getiriyor. Arendt, iki savaş arası Avrupa'nın vatansızlarını ve mültecilerini inceleyerek rahatsız edici bir sonuca varmıştı: "İnsan hakları", bir devletin yurttaşı olmayan insanlar için hiçbir şey ifade etmiyordu; insan yalnızca insan olduğunda, yani yurttaşlığını kaybettiğinde, hakları da kayboluyordu. Bir insan devlet sınırının dışında kaldığında yalnızca evini değil, siyasal aidiyetinin ve dolayısıyla hak sahipliğinin önemli bir bölümünü de kaybeder. Seyla Benhabib, Ötekilerin Hakları (2004) kitabında Arendt'in bu paradoksunu Kant'ın "konukseverlik hakkı" ile birleştirerek göç etiğinin çağdaş çerçevesini kurdu; Benhabib bu yıl Skytte Ödülü'nü aldı. Mültecilik bu nedenle yalnızca insani yardım meselesi değil; vatandaşlık, egemenlik ve insan hakları arasındaki çözülmemiş ilişkinin açığa çıktığı yerdir.
Göç etiğinin çağdaş tartışması iki kutup arasında gider. Bir yanda Joseph Carens'ın 1987'de "Aliens and Citizens" makalesiyle başlattığı ve The Ethics of Immigration (2013) ile sistemleştirdiği açık sınırlar savunusu: Liberal eşitlik ilkelerini ciddiye alan biri, doğum yerinin, feodal çağın soyluluk unvanları gibi, insanın hayat fırsatlarını belirlemesini kabul edemez; yurttaşlık, modern dünyanın "doğuştan ayrıcalığı"dır. Öte yanda Michael Walzer'in Adalet Alanları'nda (1983) kurduğu üyelik argümanı: Siyasal topluluklar, kendi karakterlerini koruma ve kimi üye yapacaklarına karar verme hakkına sahiptir; bu hak olmadan "kendi kaderini belirleme" diye bir şey kalmaz. David Miller, Strangers in Our Midst (2016) ile Walzer'in çizgisini sürdürdü: Ulusal topluluğun kültürel sürekliliği ve demokratik öz-yönetim, sınır kontrolünü meşrulaştırır; ama mültecilere karşı ödevler bu hakkı sınırlar.
Bu tartışma soyut görünebilir, ama 2026 Avrupa siyasetinin bütün gerilimi burada yatar: Carens'ın ilkeleriyle Walzer'in topluluğu arasında bir denge mümkün mü? Michael Sandel, liberalizmin bu soruya cevap verememesinin popülizmin yükselişinin nedenlerinden biri olduğunu savunuyor: Topluluk, aidiyet ve "ev" duygusunu ciddiye almayan bir siyaset felsefesi, bu duyguları otoriter hareketlere terk eder.
Bir başka büyük dönüşüm göçten bağımsız olarak gerçekleşiyor: Dünya yaşlanıyor. BM'nin World Population Prospects 2024 raporu, dünya nüfusunun yüzyıl içinde zirve yapma olasılığını yüzde 80 olarak hesaplıyor; nüfusun 2080'lerin ortasında yaklaşık 10,3 milyarla tepe noktasına ulaşıp sonra gerilemesi bekleniyor. 63 ülkede nüfus zaten zirveyi geçti; Çin, Japonya, Güney Kore, Almanya, İtalya ve Rusya bunlar arasında. Türkiye'de doğurganlık oranı 2024'te 1,48'e düşerek nüfusun kendini yenileme eşiğinin çok altına indi.
Bu değişim siyaset felsefesine yeni sorular getiriyor: Çalışan gençler yaşlı nüfusu nasıl finanse edecek? Kuşaklar arası adalet, Rawls'un "adil tasarruf ilkesi"nin ötesinde nasıl düşünülecek? Göçmen emeği ne ölçüde ekonomik zorunluluk hâline gelecek? Ve daha temel soru: Bir toplum ekonomik olarak göçe ihtiyaç duyarken siyasal olarak göçe direnebilir mi? Japonya ve Güney Kore bu paradoksun laboratuvarları: Dünyanın en hızlı yaşlanan toplumları, aynı zamanda göçe en kapalı toplumlar. Almanya ise tersini deniyor: Son yılların nitelikli göç ve vatandaşlık düzenlemeleri, demografik zorunluluğun siyasal direnişe karşı kazandığı bir örnek; ama aynı yılların seçim sonuçları bu kazanımın ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Uluslararasılaşma ile küreselleşmeyi birbirinden ayırmak gerekir. Uluslararasılaşma, farklı ulusal toplumların birbirleriyle daha yoğun ilişkiye girmesidir; küreselleşme ise üretim, finans, iletişim, kültür ve teknolojinin ulusal sınırları aşan ağlar içinde bütünleşmesiyle daha kapsamlı bir dönüşüme işaret eder. Bu iki süreç ulus-devleti ortadan kaldırmış değil; tam tersine, devletler hâlâ vatandaşlık, sınır, vergi, hukuk ve sosyal güvenlik gibi alanlarda temel aktörler. Fakat nüfus hareketleri devletlerin "içerisi" ile "dışarısı" arasındaki sınırı giderek karmaşık hâle getiriyor: Çifte vatandaşlar, diasporalar, dijital göçebeler, sınır işçileri, "belgesiz" ama on yıllardır yerleşik insanlar, hangi "biz"e aittir?
Jürgen Habermas, 1990'lardan itibaren "post-ulusal yurttaşlık" ve "anayasal vatanseverlik" kavramlarıyla bir cevap önerdi: Siyasal aidiyet, etnik ya da kültürel kökene değil, anayasal ilkelere bağlılığa dayanmalıdır; Avrupa Birliği bunun denemesidir. Habermas'ın bu yıl ölümünün ardından yeniden tartışılan bu tezi, Avrupa'nın bugünkü göç siyasetinde ağır bir sınavdan geçiyor: Anayasal vatanseverlik, insanların gerçekten hissettiği aidiyeti üretebilir mi, yoksa Walzer'in dediği gibi, aidiyet her zaman daha kalın bir kültürel dokuya mı ihtiyaç duyar?
Böylece siyaset felsefesinin klasik sorusuna, "devlet nedir?", yeni bir soru ekleniyor: "Devletin nüfusu kimlerden oluşmalıdır ve bunu kim belirler?" Demokrasi teorisinin "sınır problemi" (boundary problem) denen paradoksu burada açığa çıkar: Demokratik bir kararla kimin "halk"a dahil olacağını belirlemek için önce bir "halk"ın var olması gerekir; ama o halkın kim olduğu da demokratik olarak belirlenmemiştir. Her göç yasası, bu paradoksun bir siyasal kararla kesilmesidir.
Göç ve demografi, felsefe takviminde de yer buluyor. 17-18 Ekim 2026'da Londra'da ve çevrim içi düzenlenecek "Narratives of Displacement" uluslararası konferansı, yerinden edilmeyi hem göç (gönüllü ya da zorunlu) hem de toplumsal ve kültürel olarak "yerinden olma" hissi olarak ele alıyor; tarih, felsefe, sosyoloji, hukuk ve kültür çalışmalarını bir araya getiren disiplinlerarası bir toplantı. Sitemizde daha önce Sanders Siyaset Felsefesi Ödülü'nün göç ve nüfus üzerine bir makaleye verilmesini haber yapmıştık; göç etiği, siyaset felsefesinin en üretken alt alanlarından biri hâline geldi.
Bu toplantıların ortak noktasına dikkat etmek gerekiyor: Göç artık yalnızca göç araştırmacılarının konusu değil. Demografi, siyaset felsefesi, ekonomi, hukuk, kültür ve etik aynı sorunun farklı yüzlerine dönüşmüş durumda. Ve soru, Lévi-Strauss'un 1971'de sorduğu gibi, hâlâ cevapsız: Farklılıkları korurken birlikte nasıl yaşayacağız?
BM Güvenlik Konseyi bugün, Fransa'nın başkanlığında, tarihinde ilk kez doğrudan 'en güçlü yapay zekâ modelleri üzerinde insan denetiminin kaybı' riskine odaklanan bir üst düzey brifing düzenliyor. BM Bilimsel Paneli'nin 21 Eylül'de yayımladığı tematik rapor, temmuzdaki OpenAI-Hugging Face olayını 'kontrol kaybına giden yolun en açık gerçek dünya uyarılarından biri' olarak nitelendiriyor.
Avrupa Komisyonu'nun 17 Eylül'de açıkladığı KIDS Act, 13 yaş altına sosyal medyayı, 15 yaş altına kişisel hesabı yasaklıyor; sonsuz kaydırmayı, gece bildirimlerini ve çocukları 'zararlı içerik tavşan deliklerine' sürükleyen öneri algoritmalarını hedef alıyor; yapay zekâ sohbet arkadaşlarına duygusal bağımlılık yasağı getiriyor. Von der Leyen: 'Kuralları biz koyarız, büyük teknoloji değil.'