Felsefe Tarihinde Bugün — 29 Ekim: Cumhuriyet'in ilanı (1923) ve 'res publica' fikri
29 Ekim 1923 akşamı Ankara'da Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'na eklenen tek bir cümle, 'Türkiye Devleti'nin şekl-i hükûmeti Cumhuriyettir', yüz üç yıl önce bir rejim kurdu. Ama 'cumhuriyet' bir yönetim biçiminden önce bir felsefi kavramdır: Cicero'nun res publica'sından Machiavelli ve Rousseau'ya, Kant'ın cumhuriyetçi anayasasından Ziya Gökalp'in halkçılığına, 'ortak şey' fikrinin tarihi.
Kültür Servisi
Kitap, dergi ve etkinlik haberleri.

29 Ekim 1923 akşamı saat 20.30'da Ankara'da, bugün Cumhuriyet Müzesi olan binanın henüz tamamlanmadığı günlerde, Birinci Meclis binasında, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun birinci maddesine bir cümle eklendi: "Türkiye Devleti'nin şekl-i hükûmeti Cumhuriyettir." Oylamaya katılan 158 milletvekilinin tamamı kabul oyu verdi; Mustafa Kemal Paşa aynı gece cumhurbaşkanı seçildi; İstanbul'da hâlâ bir halife oturuyordu. Yüz üç yıl sonra bu tarihi felsefe takviminde anmak, bir rejimin kuruluşunu kutlamak değil; "cumhuriyet" sözcüğünün taşıdığı ve o gece Ankara'da siyasal bir karara dönüşen iki bin yıllık bir kavramı hatırlamaktır.
Res publica: Halkın şeyi
Sözcük Latince res publica'dan gelir: "kamusal şey", "ortak mesele". Cicero De re publica'da (MÖ 51) tanımı verir: "Res publica, res populi" — cumhuriyet halkın şeyidir; ve halk, "herhangi bir insan yığını değil, hukuk konusunda uzlaşma ve ortak yararla birleşmiş bir topluluktur." Bu tanımda iki fikir vardır ki sonraki bütün cumhuriyetçi düşünceyi belirler: Devlet kimsenin mülkü değildir (bir kralın, bir ailenin, bir sınıfın değil); ve siyasal topluluk hukukla kurulur, güçle değil. Cicero üzerine yazdığımızda bu tanımın Roma'nın çöküşü sırasında yazıldığını, yani bir savunma olduğunu belirtmiştik. Romalılar için res publicanın karşıtı demokrasi değil, regnum, krallıktı; krallık devletin bir kişinin "şeyi" olmasıdır.
Arapça cumhur (topluluk, kalabalık, halkın çoğunluğu) kökünden türetilen "cumhuriyet", Osmanlı Türkçesinde 18. yüzyıldan itibaren Avrupa'nın kralsız devletleri için kullanıldı; Fransız Devrimi'nden sonra kavram tehlikeli bir anlam kazandı. Namık Kemal ve Yeni Osmanlılar meşrutiyeti savundu, cumhuriyeti değil; 1923'e kadar "cumhuriyet" sözcüğü kamuoyunda açıkça telaffuz edilmedi. Mustafa Kemal'in 1923 Eylül'ünde bir Avusturyalı gazeteciye "yeni rejimin adı cumhuriyet olacak" demesi, ilanın ilk işaretiydi.
Machiavelli ve Rousseau: Özgürlük olarak cumhuriyet
Modern cumhuriyetçilik Floransa'da yeniden doğdu. Machiavelli'nin Söylevler'i (1517 dolayları) cumhuriyeti Roma örneğinde yeniden düşündü: Cumhuriyetin özü, yurttaşların kimsenin keyfî iradesine bağımlı olmaması, yani "özgürlük" (libertà) ve bu özgürlüğü koruyan yurttaşlık erdemidir (virtù). Quentin Skinner ve Philip Pettit'in son otuz yılda yeniden canlandırdığı "cumhuriyetçi özgürlük" kavramı buradan gelir: Özgür olmak müdahale edilmemek değil, tahakküm altında olmamaktır; iyi niyetli bir efendinin kölesi de köledir. Bu, liberal "negatif özgürlük"ten farklı bir özgürlük kavramıdır ve cumhuriyetin neden sadece bir yönetim biçimi değil bir özgürlük kuramı olduğunu gösterir.
Rousseau Toplum Sözleşmesi'nde (1762) cumhuriyeti yeniden tanımladı: "Yasalarla yönetilen her devlete, yönetim biçimi ne olursa olsun, cumhuriyet derim; çünkü ancak o zaman kamu yararı yönetir ve kamusal şey (la chose publique) bir şeydir." Rousseau'nun "genel irade"si, Cicero'nun "hukuk konusunda uzlaşma"sının radikal biçimidir: Yasa, halkın kendi kendine koyduğu kuraldır; itaat etmek kendine itaat etmektir. Bu formül Fransız Devrimi'ni ve Jakobenleri besledi, ama totaliter okumaya da açıktı; genel irade adına kim konuşacaktı?
Kant: Cumhuriyet demokrasi değildir
Kant Ebedi Barış'ta (1795) kavramsal tarihe en önemli ayrımı ekledi. Ona göre her devletin "cumhuriyetçi" bir anayasası olmalıdır; ama cumhuriyet demokrasiyle karıştırılmamalıdır. Yönetim biçimleri ikiye ayrılır: Egemenliğin biçimi (kaç kişi yönetir: otokrasi, aristokrasi, demokrasi) ve yönetimin biçimi (nasıl yönetir: cumhuriyetçi ya da despotik). Cumhuriyetçilik, yasama ile yürütmenin ayrılması ve yasaların, herkesin özgürlüğünü herkesinkiyle bağdaştıracak biçimde, sanki bütün yurttaşların rızasıyla konulmuş gibi yapılmasıdır. Kant'a göre demokrasi, çoğunluğun doğrudan yönettiği biçimiyle, "zorunlu olarak despotizmdir", çünkü herkes herkes hakkında karar verir ve kuvvetler ayrılığı yoktur. Cumhuriyet ise temsilî olmalıdır. Bu ayrım Türkiye'nin kuruluş tartışmalarında yankılanır: 1923'te kurulan cumhuriyet, çok partili demokrasiye ancak 1946-50'de geçti ve "cumhuriyet ile demokrasi arasındaki mesafe" yüz yıllık siyasal düşüncenin ana temalarından biri oldu.
1923'ün düşünsel kaynakları
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuranların okuduğu filozoflar Fransız'dı: Rousseau, Montesquieu, Comte ve Durkheim. Ziya Gökalp'in Durkheim'dan aldığı "halkçılık" ve "millî dayanışma" fikri, Cumhuriyet Halk Fırkası'nın altı okundan ikisinin kaynağıdır; Gökalp için cumhuriyet, bir sınıfın değil bütün halkın devleti, "imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle" idealinin kurumsal biçimiydi. Mustafa Kemal'in 1930'da yazdırdığı Medenî Bilgiler kitabında cumhuriyet, "milletin kendi kendini idare etmesi" ve "fazilet"le tanımlanır; "cumhuriyet fazilettir" sözü Montesquieu'nün Kanunların Ruhu'ndaki tezin, cumhuriyetin ilkesinin erdem olduğu tezinin, neredeyse çevirisidir. 1923'te seçilen model, Kant'ın anlamında cumhuriyetçi (kuvvetler ayrılığına değil, "kuvvetler birliği"ne dayanan bir meclis hükümeti) ve Rousseau anlamında genel iradeci bir karışımdı; bu gerilim, Cumhuriyet'in sonraki anayasal krizlerinin de kaynağıdır.
Cumhuriyet bugün ne demek?
Üç yıl önce yüzüncü yılında yayımlanan iki ciltlik bilanço, Türkiye'de felsefenin Cumhuriyet'le birlikte kurumsallaştığını göstermişti: Darülfünun'dan İstanbul Üniversitesi'ne geçiş, Alman sürgünü profesörler, Hans Reichenbach'ın İstanbul yılları, felsefe bölümlerinin ve Türkiye Felsefe Kurumu'nun kuruluşu. Ama Cumhuriyet'in felsefesi hâlâ yazılmayı bekleyen bir konudur: 1923'te kurulan şeyin Cicero anlamında bir res publica mı, Rousseau anlamında bir genel irade mi, Kant anlamında bir temsilî cumhuriyet mi, yoksa bunların Anadolu'ya özgü bir bileşimi mi olduğu sorusu, siyasal tarih kadar siyaset felsefesinin de sorusudur.
Cicero'nun tanımına dönersek: Cumhuriyet "halkın şeyi"dir ve halk "hukuk konusunda uzlaşmayla" kurulur. Bu tanım bir rejimin adı değil, bir ölçüttür; her 29 Ekim'de kutlanan şey kadar, her 29 Ekim'de yeniden sorulması gereken sorudur: Ortak şey hâlâ ortak mı?
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

Felsefe Tarihinde Bugün — 1 Kasım: Lizbon depremi (1755) ve Tanrı'nın adaletini sorgulayan yüzyıl
1 Kasım 1755 sabahı, Azizler Yortusu'nda kiliseler doluyken Lizbon'u yerle bir eden deprem, tsunami ve yangın, Aydınlanma'nın en büyük felsefi krizini tetikledi. Voltaire Leibniz'in 'mümkün dünyaların en iyisi'ne şiirle saldırdı, Rousseau ona mektupla cevap verdi, genç Kant depremin doğal nedenlerini yazdı. Kötülük problemi, teodise ve modern felaket düşüncesinin doğuşu.
Gottfried Wilhelm Leibniz








.jpg?width=500)






