Augustinus: içeri dönen filozof
Zamanı saatlerden değil hafızadan, beklentiden ve dikkatten hareketle düşündü. İradenin kendi içinde bölünebileceğini gösterdi. Ve hakikate giden yolu dışarıdan içeriye çevirdi. Augustinus'u yalnızca teolog saymak, felsefe tarihindeki olağanüstü modernliğini gizler.
Haber Merkezi
Felsefe Haberleri yayın kurulu.

Augustinus denildiğinde birkaç görüntü belirir: Kuzey Afrikalı bir piskopos, İtiraflar, günah, Tanrı Devleti.
Bu portre, onun felsefe tarihindeki olağanüstü modernliğini gizler.
Çünkü Augustinus şu soruların filozofudur:
Ben kimim? Geçmiş nerede? Gelecek gerçekten var mı? İrade bana mı ait? Kendi zihnime ne kadar güvenebilirim? Bir insan neden yapmak istemediği şeyi yapar?
Bugün bunların her biri modern psikoloji, zihin felsefesi, bilinç araştırması ve özgür irade tartışmasının konusu.
Laboratuvarı kendi zihniydi
354'te Kuzey Afrika'nın Thagaste kentinde doğdu, 430'da Hippo'da öldü.
Entelektüel biyografisini "putperestlikten Hıristiyanlığa dönüş" olarak okumak ciddi bir eksikliktir. Confessiones aynı zamanda tarihin en kapsamlı içsel yaşam araştırmalarından biridir.
Augustinus Tanrı'yı ararken insan zihninin içine girdi. Ve orada zamanla karşılaştı.
"Zaman nedir?"
Felsefe tarihinin en ünlü sorularından biri, İtiraflar'ın on birinci kitabında sorulur.
Augustinus'un kurduğu paradoks basit ve yıkıcıdır:
Geçmiş artık yok. Gelecek henüz yok. Şimdi ise üzerinde durabileceğimiz kadar uzun değil — çünkü bölünebilir her aralık, kısmen geçmiş ve kısmen gelecektir.
Öyleyse zaman nasıl var?
Augustinus'un cevabı, sorunun yerini değiştirir. Zaman zihinde vardır:
Geçmiş → hafıza olarak. Gelecek → beklenti olarak. Şimdi → dikkat olarak.
Üç zamansal boyut, insan zihninin birliği içinde bir arada bulunur. Onun ünlü formülü distentio animi'dir: zihnin gerilmesi, uzanması.
Bu, beşinci yüzyıldan gelen şaşırtıcı derecede modern bir düşüncedir. Çünkü burada zaman artık yalnızca saatlerin ölçtüğü fiziksel bir büyüklük değil; yaşanan bir şeydir.
Husserl'in iç zaman bilinci çözümlemesi, Bergson'un durée'si ve Heidegger'in zamansallık analizi — hepsi bu sayfaların mirasçısıdır.
Ve sitemizde bu hafta ele aldığımız Lebowitz Ödülü dosyasında tartıştığımız soru — hatırlamak, geçmişi okumak mı yoksa yeniden inşa etmek mi — Augustinus'un kurduğu çerçevede sorulmaya devam ediyor.
Bilinç ve öz-bilgi
Augustinus'un bugün zihin felsefecilerinin ilgisini çekmesinin nedeni bu.
De Trinitate'de zihnin kendisini bilmesi ve sevmesi üzerinden kurduğu üçlü yapı — hafıza, anlama, irade — insan zihninin kendisine nasıl eriştiği konusunda son derece incelikli bir düşüncedir.
Ayrıca bir argümanı vardır ki, Descartes'ın cogito'sundan bin iki yüz yıl önce gelir: Si fallor, sum — "Yanılıyorsam, varım." Kuşkucuya cevabı budur: Aldanmak bile bir aldanan gerektirir.
Descartes bu benzerliği bilir ve bir mektubunda kabul eder. Ama fark önemlidir: Augustinus için bu bir sistem kurucu ilk ilke değil, Tanrı'ya giden içsel yolun bir basamağıdır.
İradeyi icat etti mi?
Augustinus'un en tartışmalı miraslarından biri iradedir. Bazı tarihçiler modern anlamdaki irade kavramının kökünü onda görür.
Ama mesele daha karmaşık.
Augustinus için özgürlük yalnızca "istediğini seçebilmek" değildir. İnsan bazen ne istediğini bilir ve yine de onu yapamaz. Çünkü arzular kendi içinde bölünmüştür.
Bunu en çarpıcı biçimde kendi hayatı üzerinden anlatır. Dönüşümünden önceki Augustinus iki irade arasında parçalanmıştır: "Bunu istiyorum" ve "Hayır, başka türlü yaşamak istiyorum."
İkisi de onun iradesidir.
Bu yüzden problem yalnızca akıl ile arzu arasındaki klasik mücadele değildir. İrade kendi içinde bölünebilir.
Modern bağımlılık psikolojisi, irade zayıflığı (akrasia) ve öz-denetim tartışmalarına bakıldığında bu düşüncenin neden hâlâ şaşırtıcı olduğu görülür. Augustinus, iradeyi Antikçağ düşünürlerinden daha bağımsız bir zihinsel yeti olarak geliştirdi ve onu ahlaki sorumluluğun merkezine yerleştirdi.
Kötülük problemi
Gençliğindeki Manicilik dönemi önemlidir. Çünkü kötülük problemini soyut bir bulmaca olarak değil, yaşanmış bir entelektüel kriz olarak deneyimledi.
Maniciler kolay bir çözüm sunuyordu: İki ilke var, iyi ve kötü; kötülük bağımsız bir güçtür.
Augustinus bunu reddetti. Çünkü çözüm, Tanrı'nın mutlaklığını feda ediyordu.
Onun çözümü: Kötülük bir varlık değil, iyinin yoksunluğudur (privatio boni). Körlük bir şey değildir; görmenin yokluğudur. Kötülük de öyle.
Bu hamlenin bedeli var ve tartışılıyor: Yoksunluk olarak tanımlanan bir şey, kurbanın çektiği acıyı açıklar mı? Ama hamlenin gücü de açık: Kötülük problemini ontolojiden ahlaka taşır — sorun varlığın yapısında değil, iradenin yönelimindedir.
Siyaset
Tanrı Devleti çoğu zaman "Hıristiyan siyaset felsefesi" etiketiyle geçiştirilir. Oysa kitabın çıkış noktası somuttur: 410'da Roma yağmalandı ve suç Hıristiyanlara atıldı.
Augustinus'un yanıtı savunmadan fazlasıdır. Sorduğu soru şu: Bir devlet gerçekten adil olabilir mi?
Ünlü pasajı acımasızdır: Adalet olmadan devletler, büyük ölçekli haydut çeteleri değilse nedir?
Buradan iki şehir öğretisi çıkar: civitas dei ve civitas terrena. Ama bunlar iki kurum değil, iki sevgi yönelimidir — biri Tanrı sevgisine, öteki kendini sevmeye dayanır. Ve tarih boyunca iç içe geçmiş hâlde bulunurlar.
Bu, sitemizde bu hafta ele aldığımız Cicero dosyasıyla doğrudan bir hesaplaşmadır. Augustinus, Cicero'nun res publica tanımını alır ve ona karşı kullanır: Eğer devlet gerçek adaleti gerektiriyorsa, Roma hiçbir zaman bir cumhuriyet olmamıştır.
Ve Foucault
Sitemizde bugün ele aldığımız Foucault'nun yüzüncü yılı dosyasında anlattığımız gibi, Foucault'nun ölümünden sonra yayımlanan dördüncü cildi — Bedenin İtirafları — büyük ölçüde erken Kilise Babaları üzerinedir ve Augustinus orada merkezî yerdedir.
Foucault'nun tezi, Augustinus'un mirasına eleştirel bir bakıştır: İtiraf pratiği, insanı kendi hakkında sürekli hakikat söylemek zorunda olan bir özne hâline getirdi. Terapiden sosyal medyaya uzanan hattın kökeni buradadır.
Yani Augustinus'un içe dönüşü, hem modern öznenin doğum belgesi hem de Foucault'ya göre onun tuzağı.
Neden hâlâ yaşıyor?
Çünkü soruları ölmedi.
Ben kimim? Hatırladığım kişi gerçekten ben miyim? Geçmiş nerede bulunur? Bir insan kendi iradesinin efendisi olabilir mi? Zaman zihnin dışında mı, içinde mi?
Bunların hiçbiri yalnızca teolojik değildir.
Augustinus'un gerçek mirası belki de şudur: Dış dünyayı anlamak için önce insanın kendi iç dünyasına dönmesi gerektiğini gösterdi.
Ve bu yüzden o, beşinci yüzyılda yaşamış bir filozof olmaktan fazlası: hâlâ modern insanın kafasının içinde konuşan eski bir ses.
Bu köşede 2 Eylül'de, Würzburg'lu Latinist Christian Tornau'nun Polonya'daki bir elyazmasında bulduğu iki yeni Augustinus vaazını ele almıştık.
Not: Augustinus fotoğraf öncesi bir dönemde yaşadığından, kapak görseli olarak Botticelli'nin Uffizi'de bulunan tempera panosu kullanılmıştır.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler
Cicero: cumhuriyetin ne olduğunu soran hatip
Cicero'yu 'büyük hatip' diye okumak, asıl entelektüel mücadelesini kaçırmaktır. Uzun süre Yunan felsefesinin Latinceye taşıyıcısı sayıldı; bugün bağımsız felsefi ağırlığı olan bir düşünür olarak okunuyor. Sorusu hâlâ açık: Bir cumhuriyet iyi kurumlarla mı ayakta kalır, iyi yurttaşlarla mı?

Schopenhauer: acı çeken değil, isteyen insan
'Karamsar filozof' etiketi Schopenhauer'ın en zayıf tarafını öne çıkarır. Asıl tezi daha rahatsız edici: Mutsuzluğumuzun kaynağı dünyanın bize yaptıkları değil, sürekli bir şeyler istemek zorunda oluşumuz olabilir. Ve buradan merhamete çıkan bir yol var.







.jpg?width=500)


.jpg?width=500)
.jpg?width=500)


.jpg%3Fwidth%3D1600&w=3840&q=75)