Augustinus'un iki yeni vaazı bulundu: cadı, ölü peygamber ve teodise
Würzburglu Latinist Christian Tornau, Polonya'daki bir manastır elyazmasında Augustinus'a ait iki bilinmeyen vaaz buldu. Konu, Endor Cadısı'nın ölü peygamberi çağırması — yani Tanrı'nın her şeye gücü yeter mi sorusu. Vaazlar bir yanıt vermiyor; cemaate düşünme payı bırakıyor.
Dış Haberler Servisi
Yurt dışı felsefe gündemini izler.

2024'te bir gün, Würzburg Üniversitesi'nde Latin filolojisi profesörü Christian Tornau'nun telefonu çaldı.
Arayan, Almanya'nın Mecklenburg-Vorpommern eyaletindeki Bad Doberan Manastır Derneği'nden biriydi. Elde, on ikinci yüzyıldan kalma bir elyazması vardı; aslen Bad Doberan Manastırı'na aitti, bugün Polonya'daki kardeş manastırda — Pelplin'de — saklanıyordu. İçinde Augustinus'a atfedilen altı vaaz bulunuyordu. Deşifre edilebilir miydi?
Sıradan bir filoloji işi gibi görünen bu talep, bir keşfe dönüştü.
"Altı vaazdan ikisi, Augustinus'un daha önce bilinmeyen metinleri," diyor Tornau.
Neden önemli?
Hippo Piskoposu Augustinus (354-430), Latin Hıristiyanlığının felsefi ve teolojik olarak en etkili düşünürüdür. Batı felsefesini, inayet öğretisini ve kilise anlayışını belirleyen isimdir.
Ama Augustinus yalnızca bir teolog değil. İtiraflar'ıyla iç gözlemin, Tanrı Devleti'yle tarih felsefesinin, zaman üzerine yazdıklarıyla da bilinç felsefesinin kurucu metinlerinden birini bıraktı. "Zaman nedir? Kimse sormazsa biliyorum; soran birine açıklamak istediğimde bilmiyorum" cümlesi ona aittir.
Böyle bir külliyata iki yeni metin eklenmesi, ölçülü ama gerçek bir olay.
Tornau'nun kendisi de abartmıyor: "Bu, 1990'da Mainz'de bulunan otuz Augustinus metni gibi sansasyonel bir keşif değil. Ama Augustinus'un geniş külliyatına iki heyecan verici metin daha ekliyoruz — hem de eleştirel bir edisyonla."
Konu: Endor Cadısı
Yeni vaazlar, Eski Ahit'in Birinci Samuel kitabındaki bir sahneyi ele alıyor.
Kral Saul, Filistîlerle savaşın arifesinde çaresizdir. Dua eder; Tanrı yanıt vermez. Bunun üzerine bir cadıya — Endor'daki bir ruh çağırıcıya — başvurur. Kadın, ölmüş peygamber Samuel'in ruhunu çağırır ve ruh, Saul'a savaşta öleceğini bildirir.
Sahne, teolojik bir bomba.
Tornau soruyu net koyuyor: "Bir ruh çağırıcı nasıl olur da bir peygamberin ruhunu çağırabilir? Bu, teodise sorununu açar: Her şeye gücü yeten bir Tanrı buna nasıl izin verir — yoksa gerçekten her şeye gücü yetmiyor mu?"
Teolojide iki yorum vardır: Ya cadının bir aldatmacasıdır — çağrılan Samuel değildir; ya da Tanrı, Saul'u kesin ölümüne karşı uyarmak için çağırmaya izin vermiştir.
Asıl bulgu: yöntem
Vaazların en dikkat çekici yanı içerik değil, biçim.
Tornau'nun aktardığına göre birinci vaaz pazar ayininde verilmiş ve teodise sorusuyla ve iki yorumla sona ermiş. Konu ancak izleyen çarşamba günkü ikinci vaazda tartılmış.
Yani Augustinus soruyu ortaya atmış, seçenekleri sıralamış — ve cemaati birkaç gün boyunca yanıtsız bırakmış.
Tornau bunu Augustinus'un tipik didaktik ve retorik yaklaşımı olarak niteliyor: Yorum seçeneklerini sunmak, nihai hükmü vermemek, dinleyicinin kendi başına düşünmesine izin vermek.
Bu, bir vaiz için sıra dışı bir tercih. Vaaz, tanımı gereği yol gösterir. Augustinus ise burada yol göstermeyi geciktiriyor.
Ve bu, üslup meselesinden fazlası. Augustinus'un İtiraflar'daki yönteminin de temeli budur: Soruyu okurun içinde açık tutmak, kapatmamak. Metnin etkisi, verdiği yanıttan çok, açtığı boşluktan gelir.
Sahtecilik riski ve doğrulama
Augustinus'a atfedilen metinlerin sahte çıktığı örnekler var. Tornau bu yüzden temkinli ilerlemiş.
Metni uzman Clemens Weidmann ile birlikte çözümlemiş, ayrıntılı araştırma yürütmüş ve 2025 sonbaharında Viyana'da bir yaz okulu düzenlemiş. Yirmi Latinist metni tartışmış ve gerçekliğini sınamış. Sonuçta hepsi aynı kanıya varmış: Vaazlar sahici.
Tornau'nun gerekçesi teknik değil, üsluba dayalı: "Üslup, mizah ve içerik, elyazmasındaki vaazların gerçekten Augustinus tarafından yazıldığını açıkça gösteriyor."
Bir metnin kime ait olduğunu üslubundan anlamak — filolojinin en eski ve en tartışmalı yöntemi. Yirmi uzmanın ortak kanaati, bu yöntemin nasıl denetlendiğini gösteriyor: tek bir kişinin sezgisiyle değil, uzmanlar topluluğunun sınamasıyla.
Elyazmasının yolculuğu
Aktarım tarihini yeniden kurmak zor olmuş.
"Böyle bir elyazmasının on ikinci yüzyılda üretilmiş olması alışılmadık," diyor Tornau. "Sekizinci ya da dokuzuncu yüzyıl başında bir kopya daha tipik olurdu."
Bu yüzden metnin, Aşağı Saksonya'daki Amelungsborn Manastırı'ndan gelen daha eski bir sürüme dayandığını çok muhtemel görüyor. Manastırın eski bir kataloğunda, aynı başlıkları ve aynı içerik sırasını taşıyan bir metin kaydı var.
Ama bu doğrulanamıyor: Amelungsborn'un bütün kütüphane koleksiyonu Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) sırasında yandı.
Metinlerin bugüne ulaşması, dolayısıyla, bir dizi rastlantıya bağlı: Bir kopyanın yakılmayan bir manastıra ulaşması, o manastırın Polonya'daki kardeş kuruluşuna devretmesi, ve 2024'te birinin telefon açması.
Sırada ne var?
Tornau, Dorothea Weber ve Clemens Weidmann ile birlikte CSEL (Corpus Scriptorum Ecclesiasticorum Latinorum) için eleştirel edisyonu hazırlıyor. Edisyonun 2026 sonunda yayımlanması bekleniyor.
Edisyon, metinlerin aktarım tarihini inceleyecek, içeriğini sınıflandıracak ve gerçekliğini belgeleyecek.
Kaynak elyazması: Pelplin, Piskoposluk Kütüphanesi, Codex 114 (195), fol. 14r. Kırmızı mürekkeple yazılmış başlık: "Augustinus'un falcı kadın ve Samuel'in görünmesi üzerine vaazları."
Not: Augustinus fotoğraf öncesi bir dönemde yaşadığından, kapak görseli olarak Botticelli'nin 1480 dolaylarında Floransa'da yaptığı fresk kullanılmıştır.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

Akıl ile inanç Vancouver'da: Mantık ve Din Dünya Kongresi eylülde
5. Dünya Mantık ve Din Kongresi 23-27 Eylül'de Vancouver'da toplanıyor. Program, klasik teoloji tartışmalarının yanına yapay zekâ, epistemik tutarlılık ve Jainizm'den Çin geleneğine uzanan başlıkları koyuyor. Ortak soru tek: İnsan hangi koşullarda akılcı biçimde inanabilir?

Bilim neden savunmasız kaldı? Zeynep Pamuk'tan radikal bir öneri
Oxford'lu siyaset kuramcısı, ABD'de araştırmaya yönelik saldırının kökenini 1950'de atılan bir temele bağlıyor: Bilim, siyaset dışı bir alan olarak savunuldu ve tam bu yüzden savunmasız kaldı. Önerisi ters yönde — bilimi daha çok siyasallaştırmak.







.jpg?width=500)


.jpg?width=500)
.jpg?width=500)


