Karl Popper: Bilgiyi kesinlikten kurtaran, siyaseti kehanetten arındıran filozof
Ölümünün otuz ikinci yılında Karl Popper'ı yeniden okumak: Yanlışlanabilirlik neden hâlâ bilimin en iyi tanımı; 'açık toplum' neden hâlâ liberal demokrasinin en iyi savunusu; ve Popper'ın Platon, Hegel, Marx okuması neden hâlâ tartışmalı. Yapay zekâ çağında bir eleştirel akılcının mirası.
Karl Popper, 1980 dolayları · Fotoğraf: Franz Barta · Wikimedia Commons (kısıtlamasız)
Karl Popper hakkında yazmanın bir zorluğu var: Onun en ünlü fikirleri o kadar yaygınlaşmış, o kadar sıradan bilgi hâline gelmiş ki, ne kadar radikal olduklarını görmek güçleşiyor. "Bir kuram yanlışlanamıyorsa bilimsel değildir" cümlesi bugün lise ders kitaplarında; "açık toplum" ifadesi vakıf adlarında ve siyasetçi konuşmalarında. Oysa 1934'te Viyana'da otuz iki yaşındaki bir öğretmen bu fikirleri ilk kez yazdığında, çağının en güçlü felsefi hareketine, mantıksal pozitivizme, doğrudan meydan okuyordu. Ve 1945'te Yeni Zelanda'da Açık Toplum ve Düşmanları'nı bitirdiğinde, Batı felsefesinin en saygın üç ismini, Platon, Hegel ve Marx'ı, totaliterliğin fikir babaları olarak yargılıyordu. Otuz iki yıl önce bugün ölen Popper'ı anmak, bu radikalliği geri kazanmak demek.
Popper, 28 Temmuz 1902'de Viyana'da, Protestanlığa geçmiş Yahudi bir ailede doğdu. Babası Simon Popper, hukukçu ve on binlerce kitaplık bir kütüphanenin sahibiydi; oğlunun çocukluğu Habsburg İmparatorluğu'nun son yıllarında, felsefe, müzik ve siyasetin iç içe geçtiği bir evde geçti. İmparatorluğun 1918'de çöküşü ve onu izleyen kaos, genç Popper'ı kısa süreliğine Marksizme yaklaştırdı. 1919'da, on yedi yaşındayken, bir işçi gösterisinde polisin ateş açmasıyla ölen gençlerin ardından Marksizmden koptu; ama kopuşun nedeni, kendi anlatımına göre, şiddetin kendisinden çok, Marksistlerin bu ölümleri "tarihin kaçınılmaz bedeli" olarak açıklamalarıydı. Bu deneyim, Popper'ın bütün siyaset felsefesinin çekirdeğini oluşturdu: Tarihin gidişatını bildiğini iddia eden her öğreti, bugünün insanlarını yarının hayaline feda etmeye hazırdır.
Aynı yıllarda Popper, Einstein'ın görelilik kuramını, Freud'un psikanalizini ve Adler'in bireysel psikolojisini yan yana düşünmeye başladı. Fark ettiği şey, sonradan "sınır çizme sorunu" diye adlandıracağı şeydi: Freud ve Adler'in kuramları her şeyi açıklıyordu; hangi davranışı gösterirseniz gösterin, kuram onu doğruluyordu. Einstein'ın kuramı ise 1919'daki güneş tutulması gözlemiyle çürütülebilirdi ve Einstein bunu açıkça söylemişti. Popper'ın çıkardığı sonuç paradoksaldı: Bir kuramın gücü, her şeyi açıklamasında değil, neyi yasakladığında yatar. Bilimsel bir kuram, yanlış çıkabilecek tahminler yapar; her gözlemle uyumlu olan bir kuram, hiçbir şey söylemiyordur.
1960'larda Marx'ı yeniden keşfetti; ama kuramı rahatsız edici bir soru doğurdu: İnsan tarihi yapan özne mi, yoksa tarih bizi bizden önce mi biçimlendiriyor? Epistemolojik kopuş, ideolojik devlet aygıtları ve 'Hey, sen!' — Althusser'in çağrı kuramı, algoritmaların bizi her gün adıyla çağırdığı bir çağda yeniden okunuyor. Trajedisi, kuramının önüne geçmemeli; ama silinmemeli de.
1934'te yayımlanan Logik der Forschung (İngilizcesi The Logic of Scientific Discovery, 1959), bu sezgiyi sistemleştirdi. Viyana Çevresi'nin filozofları, Carnap ve Schlick başta olmak üzere, bilimsel bilginin gözlemlerden tümevarımla türetildiğini ve anlamlı önermelerin doğrulanabilir olanlar olduğunu savunuyordu. Popper her iki tezi de reddetti. Tümevarım, Hume'un iki yüzyıl önce gösterdiği gibi, mantıksal olarak temellendirilemezdi: Bin beyaz kuğu gözlemi "bütün kuğular beyazdır" önermesini kanıtlamaz, ama tek bir siyah kuğu onu çürütür. Bilim, öyleyse, doğrulama biriktirmez; cesur tahminler ileri sürer ve onları yanlışlamaya çalışır. Hayatta kalan kuramlar "doğru" değil, "şimdilik çürütülememiş" kuramlardır.
Bu görüşün felsefi sonuçları geniştir. Bilgi, kesinlikten arındırılır: Popper'ın deyişiyle bilim, bataklık üzerine kazıklarla kurulmuş bir binadır; kazıklar kayaya ulaşmaz, yalnızca binayı taşıyacak kadar derine iner. Rasyonellik, kanıtlama yeteneği değil, eleştiriye açıklık olarak yeniden tanımlanır; Popper'ın kendi adlandırmasıyla "eleştirel akılcılık" budur. Ve bilim insanının erdemi, kuramına sadakat değil, onu çürütmeye çalışma cesaretidir.
Yanlışlanabilirlik ölçütü, elbette, eleştiriden payını aldı. Thomas Kuhn 1962'de Bilimsel Devrimlerin Yapısı'nda bilim insanlarının pratikte kuramlarını çürüten gözlemleri görmezden geldiğini, "normal bilim"in bulmaca çözmekten ibaret olduğunu gösterdi. Popper'ın öğrencisi Imre Lakatos, tek tek kuramların değil "araştırma programlarının" değerlendirilebileceğini savunarak hocasının ölçütünü yumuşattı. Paul Feyerabend ise yöntemin kendisine karşı çıktı. Ama tartışmanın tamamı Popper'ın açtığı zeminde yürüdü; ve bugün bilim felsefesinde "Popper'dan sonra" ifadesi, "Kant'tan sonra" gibi bir dönemi adlandırıyor.
Nazizmin yükselişi Popper'ı 1937'de Yeni Zelanda'ya, Christchurch'teki Canterbury University College'a sürükledi. Avrupa'dan uzakta, kütüphanesi kısıtlı, savaşın gidişatını radyodan izleyen Popper, kendi deyişiyle "savaş çabasına katkısı" olarak iki kitap yazdı: Tarihsiciliğin Sefaleti ve Açık Toplum ve Düşmanları. İkincisi 1945'te Londra'da yayımlandı ve Popper'ı bir gecede ünlü yaptı.
Kitabın tezi, bilim felsefesindeki tezinin siyasete uygulanmasıdır. Nasıl bilimsel bilgi kesin değilse, siyasal bilgi de kesin değildir; ve tarihin yasalarını bildiğini, geleceğin nereye gittiğini gördüğünü iddia eden her öğreti, Popper'ın "tarihsicilik" dediği şey, totaliterliğe kapı açar. Çünkü geleceği bilen, bugünü ona göre düzenleme hakkını da talep eder. Popper, bu düşüncenin soykütüğünü Platon'un Devlet'ine kadar götürdü: Filozof-kralın yönettiği, sınıfların sabit, değişimin yozlaşma sayıldığı ideal devlet, "kapalı toplum"un ilk büyük tasarımıydı. Hegel'in tarihi Tin'in kendini gerçekleştirmesi olarak okuması ve Marx'ın kapitalizmin kaçınılmaz çöküşü kehaneti, aynı yapının modern biçimleriydi.
Buna karşı Popper'ın önerdiği "açık toplum", bireylerin kişisel kararlar verebildiği, kurumların eleştiriye açık olduğu ve yöneticilerin kan dökülmeden değiştirilebildiği toplumdur. Popper'ın demokrasi tanımı, dikkat çekici biçimde mütevazıdır: Demokrasi, halkın yönetimi değil, kötü yöneticilerden şiddet kullanmadan kurtulabilme imkânıdır. Ve toplumsal reform, ütopik bir planı bütünüyle hayata geçirmek değil, somut sorunları tek tek çözmek, sonuçlarını izlemek ve hataları düzeltmektir: "Parça parça toplum mühendisliği." Burada da yanlışlanabilirlik mantığı işler: Küçük adımlar, hataları görünür ve düzeltilebilir kılar; büyük planlar, hataları gizler.
Kitabın Platon, Hegel ve Marx okuması, yayımlandığı günden bu yana tartışmalı. Klasikçiler Popper'ın Platon'u bağlamından kopardığını, Hegel uzmanları kitabın Hegel bölümünün karikatür olduğunu, Marksistler ise Marx'ın bilimsel iddialarıyla siyasal kehanetlerinin ayrılması gerektiğini savundu. Popper'ın kendisi de Marx'a karşı, Platon ve Hegel'e olduğundan daha saygılı yazmış, onu "insancıl bir dürtüyle" hareket eden ama yöntemi yanlış bir düşünür olarak nitelemişti. Ama kitabın gücü, filolojik doğruluğundan çok, kavramsal netliğinden gelir: Tarihsicilik ile totaliterlik arasındaki bağ, 1945'ten bu yana siyaset kuramının kalıcı temalarından biri.
Açık Toplum'un bir dipnotu, kitabın en çok alıntılanan pasajı hâline geldi: Sınırsız hoşgörü, hoşgörünün ortadan kalkmasına yol açar; hoşgörüsüz olanlara karşı hoşgörüyü sınırlama hakkını saklı tutmayan bir toplum, onlar tarafından yok edilir. Popper'ın "hoşgörü paradoksu" dediği bu argüman, son yıllarda nefret söylemi, platform moderasyonu ve aşırı sağın yükselişi tartışmalarında yeniden dolaşıma girdi. Popper'ın kendisi, dipnotun devamında, hoşgörüsüz felsefeleri "akılcı argümanla karşılayabildiğimiz ve kamuoyuyla denetim altında tutabildiğimiz sürece" bastırmamak gerektiğini yazmıştı; paradoksun sık sık unutulan bu ikinci yarısı, Popper'ın liberalizminin ne kadar dikkatli olduğunu gösterir.
1946'da, Hayek'in girişimiyle, London School of Economics'e çağrıldı ve 1969'a kadar orada ders verdi. LSE yılları, Popper'ın hem en verimli hem de en tartışmalı dönemiydi. 1946'da Cambridge'de Wittgenstein ile ünlü "maşa" olayı yaşandı: Popper'ın anlatımına göre Wittgenstein, felsefi sorunların gerçek olup olmadığı tartışmasında elindeki şömine maşasını sallamış ve odayı terk etmişti. Olayın tanıkları farklı anlatılar verdi; ama olay, yirminci yüzyıl felsefesinin iki karşıt mizacını, dilin sınırlarına çekilen Wittgenstein ile dünyanın sorunlarına açılan Popper'ı, tek bir sahnede özetledi.
Geç dönem Popper, bilim felsefesinden metafiziğe genişledi. Nesnel Bilgi (1972) ile "üç dünya" kuramını geliştirdi: Fiziksel nesnelerin dünyası, zihinsel durumların dünyası ve kuramlar, argümanlar ve sorunlar gibi nesnel düşünce içeriklerinin dünyası. Bu üçüncü dünya, insan yapımıdır ama insandan bağımsız bir gerçekliğe sahiptir: Bir kuram, kimsenin fark etmediği sonuçlar içerebilir. Nöroloğu John Eccles ile yazdığı Benlik ve Beyni (1977), zihin-beden düalizmini savundu ve Popper'ı çağdaş zihin felsefesinin ana akımının dışına yerleştirdi. 1965'te şövalye unvanı aldı; 1994'te doksan iki yaşında öldü.
Popper'ın güncelliğini en iyi gösteren yer, belki de hiç yazmadığı bir konu: yapay zekâ. Büyük dil modellerinin "bilgi" üretip üretmediği tartışmasında Popper'ın ölçütü hâlâ en keskin araç: Bir sistem, çürütülebilir tahminler yapıyor mu, yoksa her soruya uyumlu bir cevap mı üretiyor? Doğrulama biriktiren, eleştiriyi değil onayı ödüllendiren sistemler, Popper'ın terimleriyle, Freud'un kuramına benzer; her şeyi açıklar, hiçbir şey yasaklamaz. Ve "açık toplum" kavramı, algoritmik yönetişim tartışmalarında yeni bir anlam kazanıyor: Kararların eleştirilebilir, yöneticilerin değiştirilebilir olduğu bir toplum, kararların görünmez sistemlerin içinde verildiği bir toplumla bağdaşır mı? Bugünkü Gündem yazımızda tartıştığımız soru, Popper'ın 1945'te sorduğu sorunun devamıdır.
Popper'ın son sözü, belki de en iyi özeti: Bilmediğimizin bilgisi, bildiğimizin bilgisinden daha önemlidir. Kesinlik arayan bir çağda, kesinliğin imkânsızlığını bilimin ve özgürlüğün koşulu olarak savunmak, Popper'ın kalıcı katkısıdır.
Yapay zekâ çağında Gadamer'i yeniden okumak neden zorunlu hâle geliyor? Yüz iki yıl yaşayan, yirminci yüzyılın tamamına tanıklık eden ve Hakikat ve Yöntem'in adıyla okurunu yanıltan filozof: Hakikat, yöntemle elde edilmez. Ufukların kaynaşması, önyargının rehabilitasyonu, Habermas ve Derrida ile kavgalar — ve makineyle konuşmanın diyalog olup olmadığı sorusu.
Heidegger bugün yaşasaydı yapay zekâ hakkında ne düşünürdü? Sorunun cevabı ChatGPT'den önce geliyor: 1953'te "Tekniğe İlişkin Soru"da ve 1960'larda sibernetik üzerine söylediklerinde. Gestell, Dasein ve algoritmik insan; 2026'nın Heidegger literatürü; ve aklanamayacak bir siyasal sicil.