Karl Popper Üzerine
Popper'ı yalnızca 'yanlışlanabilirlik' kavramıyla anmak, düşüncesinin en önemli siyasi ve ahlaki boyutunu kaçırmak demektir. Asıl sorusu, insanın yanılma ihtimalini kabul eden bir bilginin ve eleştiriye açık bir toplumun nasıl mümkün olabileceğiydi. Bilim felsefesinden açık topluma, 'parça parça toplumsal mühendislik'ten kendi kör noktalarına: Popper'ın yapay zekâ ve dezenformasyon çağında yeniden okunması.
Kültür Servisi
Kitap, dergi ve etkinlik haberleri.

Bir düşünürün ününü sağlayan kavram, bazen düşüncesini anlamanın önünde engel hâline gelir. Karl Popper denildiğinde çoğu kişinin aklına "yanlışlanabilirlik" gelir: Bilimsel bir teori, kendisini sınayabilecek ve yanlış çıkma ihtimalini ortaya koyabilecek koşullara açık olmalıdır. Bu, bilim felsefesi açısından temel bir ilkedir. Ancak Popper'ı yalnızca bu ölçüte indirmek, onun neden bilimden siyasete uzanan geniş bir alanda etkili olduğunu açıklamaya yetmez.
Popper'ın düşüncesinin merkezinde daha kapsamlı bir problem bulunur: İnsan, kendi bilgisinin sınırlı ve yanılabilir olduğunu kabul ettiği hâlde nasıl ilerleyebilir? Yanılabilirlik bizi çaresizliğe mi mahkûm eder, yoksa daha iyi bilgiye ulaşmanın koşulunu mu oluşturur? Bir toplum yöneticilerinin yanılabileceğini kabul ederse, bu kabul siyasal kurumları nasıl değiştirmelidir? Popper'ın bilim felsefesi ile açık toplum savunusu arasındaki bağlantı burada belirginleşir: Her ikisinde de mesele hatasız bir otorite bulmak değil, hataların ortaya çıkarılabildiği ve düzeltilebildiği koşulları kurmaktır. Hayat hikâyesini eylülde yayımladığımız portrede anlatmıştık; bu yazı, o hikâyenin arkasındaki tek büyük fikrin peşinden gidiyor.
Viyana'dan Londra'ya: Bir düşüncenin tarihsel zemini
Karl Raimund Popper 1902'de Viyana'da doğdu; imparatorlukların çözülüşü, kitlesel siyaset, ideolojik hareketler ve totaliter rejimlerin yükselişi, onun bilgi ve siyaset üzerine düşüncelerinin arka planını oluşturdu. Gençliğinde kısa süre Marksizme ilgi duydu; 1919'da Viyana'da polisin komünist göstericilere ateş açtığı bir olaydan sonra, karmaşık toplumsal olayları kesin tarih yasalarıyla açıklama iddialarına giderek daha eleştirel yaklaştı; sonradan bu dönemi, "bir kuramın adına başkalarının hayatını riske atma" tecrübesi olarak anlattı. Yahudi kökenli bir düşünür olarak 1937'de Yeni Zelanda'ya göç etti, 1946'da Londra Ekonomi Okulu'na geçti. Logik der Forschung 1934'te Almanca yayımlandı, İngilizce baskısı The Logic of Scientific Discovery ancak 1959'da çıktı; Açık Toplum ve Düşmanları 1945'te, sürgünde yazıldı ve Popper onu "savaş çabasına katkım" diye andı.
Bu yaşam çizgisi Popper'ın düşüncelerini tek başına açıklamaz; bir filozofun görüşlerini yalnızca biyografisine bağlamak, argümanlarının mantıksal yapısını ihmal etmek olur. Ancak onun bilimsel bilginin sınırları ve siyasal iktidarın denetlenmesi üzerine ısrarını, yirminci yüzyılın ideolojik kesinliklerinden ve siyasi felaketlerinden bütünüyle bağımsız düşünmek de güçtür.
Bilim, teorileri doğrulamakla mı ilerler?
Popper'ın bilim felsefesinin temel itirazı, bilimsel teorilerin çok sayıda olumlu örnekle kesin olarak doğrulanabileceği düşüncesinedir. Hume'un tümevarım eleştirisini ciddiye alır: Ne kadar çok olumlu örnek biriktirirsek biriktirelim, evrensel bir önermenin her durumda geçerli olduğunu mantıksal olarak kesinleştiremeyiz. Beyaz kuğuların görüldüğü sayısız örnek, "bütün kuğular beyazdır" iddiasını kanıtlamaz; buna karşılık uygun koşullarda gözlenen tek bir siyah kuğu bu iddiayla çatışır. Doğrulama ile yanlışlama arasındaki bu mantıksal asimetri, Popper'ın bilim anlayışının çekirdeğidir: Bilimsel teoriler cesur varsayımlardır; biz onları kanıtlamaya değil, çürütmeye çalışırız ve çürütülemeyenler geçici olarak "ayakta kalır".
Buradan "bir teoriye aykırı tek bir gözlem bulduğumuzda onu hemen terk etmeliyiz" sonucu çıkmaz. Gerçek bilimsel araştırmada ölçüm hataları, yardımcı varsayımlar, deney koşulları ve gözlemlerin yorumlanması gibi sorunlar vardır; Popper da bir teorinin pratikte hangi koşullarda terk edileceğinin salt mantıkla belirlenemeyeceğini, bilim topluluğunun "metodolojik kararlar" aldığını kabul eder. Yanlışlanabilirlik, bilim insanlarına her aykırı veri karşısında teorilerini bırakmaları için bir talimat değil; bir teorinin hangi koşullarda sınanabileceğini ve hangi sonuçların onun aleyhine sayılacağını açıkça ortaya koymasını isteyen bir bilim anlayışıdır. Bu yaklaşım bilimin gücünü, kendi iddialarını sınamaya açabilmesinde görür: Bir teori ne kadar yaygın kabul görmüş olsun, eleştiriden muaf tutulduğunda dokunulmaz bir inanca dönüşme tehlikesi taşır.
Bilim ile sözde bilim arasındaki sınır
Popper sınır çizme sorununu (demarcation) tartışırken özellikle psikanaliz ve Marksist tarih kuramı üzerinde durdu; 1919 Viyana'sında Adler'in çevresinde çalışırken edindiği izlenim, bu kuramların karşılaştıkları hemen her sonucu kendi lehlerine yorumlayabildikleriydi. İtirazı bu geleneklerin her iddiasının yanlış olduğunu kanıtlamak değildi; bir teori hangi sonuç çıkarsa çıksın kendisini doğrulanmış sayıyorsa, onu sınayacak koşulların ortadan kalktığıydı. Einstein'ın görelilik kuramı ise tam tersiydi: 1919 güneş tutulmasında ışığın bükülmesi gözlenmeseydi kuram çökmüş olacaktı. Popper'a göre bilimsel teorilerin ayırt edici özelliği çok sayıda olguyu açıklamaları değil, hangi koşullarda başarısız sayılabileceklerinin gösterilebilmesidir.
Bununla birlikte yanlışlanabilirlik ölçütü, bütün bilgi alanlarına tartışmasız uygulanabilecek kusursuz bir sınır çizgisi değildir. Thomas Kuhn'un Bilimsel Devrimlerin Yapısı (1962) bilimsel değişimin tekil teorilerin sınanmasına indirgenemeyeceğini, "normal bilim" dönemlerinde aykırı verilerin paradigmayı yıkmadan biriktiğini savundu; Popper'ın öğrencisi Imre Lakatos, Lakatos Ödülü vesilesiyle andığımız gibi, "araştırma programları" kavramıyla hocasının katı yanlışlamacılığını yumuşatmaya çalıştı. Popper'ın kalıcı katkısı, bilimsel ilerlemenin bütün ayrıntılarını tek bir ilkeyle açıklamış olmasında değil; bilimsel iddiaların eleştiriden kaçamayacağı bir düşünce idealini güçlü biçimde savunmasındadır.
Bilgi kesin değilse her görüş eşit midir?
Popper hakkında sık yapılan yanlışlardan biri, kesin bilgiye ulaşamayacağımızı savunmasının bütün görüşlerin eşit olduğu anlamına geldiğini düşünmektir. Oysa Popper bilginin yanılabilir olmasından her iddianın aynı ölçüde iyi olduğu sonucunu çıkarmaz. Teoriler karşılaştırılabilir: Bazıları daha fazla olguyu açıklar, daha kesin öngörülerde bulunur, daha sıkı sınamalara dayanır; Popper buna "doğruya yakınlık" (verisimilitude) der ve teorilerin kesin olarak doğrulanmamış olmasının onları birbirinden ayırt edilemez kılmadığını savunur.
Bu, dogmatizm ile görelilik arasında önemli bir ayrımdır. Dogmatizm belirli bir görüşü eleştiriden muaf tutar; radikal görelilik görüşler arasında gerekçeli karşılaştırma yapılamayacağını varsayar. Popper'ın "eleştirel akılcılık" dediği tutum her iki uçtan uzak durur: Hiçbir iddia eleştirinin dışında değildir, fakat bütün iddialar da aynı derecede savunulabilir değildir. Bu tutumun ahlaki bir yönü de vardır. Yanılabilir olduğumuzu kabul etmek yalnızca epistemik bir tevazu değil, başkalarının eleştirilerini dinlemeye, kendi iddialarımızı gerekçelendirmeye ve gerektiğinde görüşümüzü değiştirmeye hazır olmayı gerektirir. Popper'ın formülü yalındır: "Ben yanılabilirim, sen haklı olabilirsin ve çabayla hakikate daha çok yaklaşabiliriz."
Açık toplum: Hatasız yöneticiler değil, düzeltilebilir iktidar
Popper'ın siyaset felsefesi, bilgi anlayışıyla aynı soruna yönelir. Bir toplumun geleceğini kesin olarak bildiğini iddia eden ideolojiler, siyasi düzeni tek bir tarihsel hedefe göre biçimlendirmeye çalışır; bu hedef adına itirazlar bastırıldığında, iktidarın kendi hatalarını görmesini sağlayacak kanallar da kapanır. Popper'ın Tarihselciliğin Sefaleti'nde (1957) eleştirdiği "tarihselcilik", tarihi belirli yasalarla öngörmenin ve siyasal eylemi bu kaçınılmaz yönelişe göre düzenlemenin mümkün olduğu iddiasıdır. Ona göre tarihsel süreçler, insan bilgisinin büyümesi bugünden öngörülemediği için bütünüyle tahmin edilemez. Bu eleştiri tarihin neden-sonuç ilişkileriyle incelenemeyeceği anlamına gelmez; Popper toplumsal bilimleri reddetmez. İtirazı, tarihsel gelişmenin bütününü kaçınılmaz bir sonuca bağlayan ve bu sonucun bilgisini siyasal otoritenin meşruiyet kaynağı hâline getiren iddialaradır.
Açık toplum bu nedenle seçimlerin yapıldığı bir sistemden ibaret değildir: İktidarın eleştirilebildiği, kararların sorgulanabildiği, bireylerin haklarının korunduğu ve kötü yönetimin şiddete başvurmadan değiştirilebildiği bir düzen idealidir. Popper'ın siyasal düşünceye asıl katkısı, soruyu değiştirmesidir. Platon'dan beri siyaset felsefesi "Kim yönetmeli?" diye sorar; Popper bu sorunun yanlış olduğunu, çünkü yanılmaz bir yönetici varsaydığını söyler. Doğru soru şudur: "Kötü ya da beceriksiz yöneticilerin fazla zarar vermesini nasıl engelleriz?" Demokrasiyi "halkın yönetimi" olarak değil, "yönetenlerin kan dökülmeden değiştirilebildiği rejim" olarak tanımlaması buradan gelir. Bir toplumun geleceğini kusursuz öngörebilecek bir yönetici bulunmayabilir; ama iktidarın hatalarını açığa çıkaracak, kararlarını denetleyecek ve gerektiğinde yöneticileri değiştirecek kurumlar kurulabilir.
Parça parça toplumsal mühendislik
Popper büyük toplumsal dönüşümlerin bütün sonuçlarını önceden hesaplayabileceğimiz varsayımına kuşkuyla yaklaşır. "Ütopyacı mühendislik" dediği bu tutumun karşısına, belirli ve sınırlı sorunlara yönelen, sonuçları gözlenebilen ve gerektiğinde düzeltilebilen reformları koyar: "parça parça toplumsal mühendislik" (piecemeal social engineering). Bu öneri toplumsal adaletsizliklerin görmezden gelinmesi gerektiği anlamına gelmez; Popper açıkça "mutluluğu artırmaya değil, önlenebilir acıyı azaltmaya" öncelik verilmesini ister. Bir eğitim reformu iyi niyetli amaçlarla değil, uygulamanın sonuçlarıyla değerlendirilmelidir; bir reformun beklenmeyen zararları ortaya çıktığında, eleştirenlerin düşman ilan edilmesi yerine politikanın yeniden gözden geçirilmesi gerekir.
Bu yaklaşımın da sınırları vardır. Büyük ve yapısal adaletsizlikler bazen küçük düzeltmelerle giderilemeyecek kadar köklü olabilir; hangi reformun yeterli olduğu ve ne zaman daha kapsamlı bir dönüşüm gerektiği, Popper'ın ilkelerinden otomatik olarak çıkarılamaz. Sol eleştirmenleri bu noktada haklı bir soru sorar: Mevcut düzenin kendisi "parça parça" düzeltilemeyecek bir hata ise ne olacak? Popper'ın cevabı, devrimci dönüşümün tarihsel bilançosuna işaret etmekten ibaret kalır. Yine de önerisi, siyasi eylemin sonuçlarını eleştiriye açık tutmak bakımından önemlidir.
Popper'ın kör noktaları
Popper'ın güçlü bir eleştiri ve özgürlük savunusu geliştirmiş olması, bütün görüşlerinin tartışma dışı bırakılmasını gerektirmez; tam tersine, kendi ilkeleri bunu yasaklar. Üç kör nokta öne çıkar. Birincisi, Açık Toplum'daki Platon ve Hegel okumalarıdır: Platon'u totalitarizmin atası, Hegel'i "Prusya devletinin maaşlı filozofu" olarak sunan bölümler, uzmanlarca filolojik bakımdan ciddi biçimde eleştirildi; Popper eleştirdiği düşünürleri çoğu zaman ikinci elden ve en kötü niyetli okumayla ele aldı. İkincisi, açık toplumun kurumlarının hukuken var olmasının yeterli olmadığıdır: Eleştiriye erişim ekonomik ve toplumsal güç ilişkilerinden etkilenir; bir kişinin konuşma hakkına sahip olması ile sesinin kamusal alanda duyulabilmesi aynı şey değildir. Medya kaynaklarının yoğunlaşması, eğitimdeki eşitsizlikler ve kutuplaşma, eleştiri imkânının fiilen kullanılmasını zorlaştırır; eleştiriye açık bir toplum, yalnızca eleştirinin yasaklanmadığı değil, eleştirinin etkili olabildiği bir toplum olmalıdır. Üçüncüsü, Popper'ın kendi mizacıdır: Eleştiriyi savunan filozof, öğrencilerinin anlattığına göre eleştiriye pek tahammül edemeyen, polemikçi ve sert bir hocaydı; Londra Ekonomi Okulu'ndaki seminerine "Açık Toplum, Düşmanlarından Biri Tarafından" lakabı takılmıştı. Bir filozofun eleştiriyi savunması, ona kusursuz biçimde açık davrandığı anlamına gelmez; Popper'ın düşüncesi tam da bu nedenle kendi ilkeleri ışığında değerlendirilebilir olmalıdır.
Neden bugün hâlâ Popper?
Dijital bilgi ortamında yanlış bilgi hızla yayılırken, siyasi tartışmalar karşı tarafı anlamaktan çok mahkûm etmeye yönelirken ve uzmanlık iddiaları hem aşırı yüceltilip hem bütünüyle reddedilirken, Popper'ın soruları güncelliğini koruyor. "Bu iddiayı hangi kanıt değiştirebilir?" sorusu yalnızca bilim insanlarına özgü bir alışkanlık değildir; siyasi bir görüşün hangi koşullarda yeniden değerlendirileceğini açıklayabilmek, kamusal tartışmanın niteliği için de önemlidir. Bir liderin ya da kurumun yanılabileceğini kabul etmek siyasal bağlılığı ortadan kaldırmak zorunda değildir; aksine, bağlılığın kör itaate dönüşmesini engeller.
Yapay zekâ tarafından üretilen cevaplar, sosyal medyada yayılan iddialar ya da büyük kurumların açıklamaları da aynı soruyla karşılaşmalıdır: Bu iddia hangi gerekçelere dayanıyor ve hangi koşullarda yanlış çıkabilir? Akıcı anlatım, yüksek takipçi sayısı ya da kurumsal otorite, bir iddiayı eleştiriden muaf tutmak için yeterli değildir. Popper'ın mirası her soruya kesin cevap vermesinde değil, kesin cevap iddiasının kendisini de sorgulanabilir kılmasındadır.
Akıl, yanılmazlık iddiasıyla değil, düzeltilebilirlikle güçlenir
Popper'ı yalnızca yanlışlanabilirlik ölçütüyle anmak, bilim felsefesi ile siyaset felsefesi arasındaki bağı görünmez kılar. Onun düşüncesinde bilimsel teori ile siyasal kurum farklı alanlara aittir; fakat ikisi de eleştirinin ve düzeltmenin mümkün olduğu koşullara ihtiyaç duyar. Bilimde ilerleme iddiaları sınamaya açmakla; açık toplumda siyasal ilerleme iktidarı denetlemek, itirazı korumak ve hatalı kararları değiştirebilmekle ilişkilidir. Bu iki alan özdeş değildir, fakat her ikisi de yanılmaz otorite arayışına karşı temkinli olmayı gerektirir. Popper'ın bugün için en önemli sorusu belki şudur: Haklı olduğumuza ne kadar inanırsak inanalım, hangi koşullarda yanılmış olabileceğimizi dinlemeye hazır mıyız? Bu soruya verilecek cevap, yalnızca bilimsel tutumumuzu değil, birlikte yaşama biçimimizi de belirler.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

Hakikat Kimin Tarafındadır? Richard Rorty'nin Felsefesi
Amerikalı filozof Richard Rorty, hakikatin değişmez temellerini arayan felsefenin en etkili eleştirmenlerinden biriydi. Ona göre mesele nihai hakikate ulaşmak değil, zulmü azaltan ve birlikte yaşamayı mümkün kılan bir dünya kurmaktı. Felsefe ve Doğanın Aynası'ndan Olumsallık, İroni ve Dayanışma'ya; 'liberal ironist', demokrasinin felsefeye önceliği, görecilik itirazı ve gazetecilik için bir ders.
Richard Rorty
%20Family%20Mansion%2C%20Qufu%20(13044335945).jpg?width=1600)







.jpg?width=500)







