Takiyettin Mengüşoğlu: insanı tek bir özelliğe indirgememe uyarısı
Hartmann'ın öğrencisiydi, Berlin'de Husserl ve Scheler üzerine yazdı, 1944'te İstanbul Üniversitesi'nde Türkiye'nin ilk felsefi antropoloji derslerini verdi. Kurduğu 'ontolojik antropoloji', insanı bir kavramdan değil somut varlık koşullarından okuyor. Yapay zekâ çağında sorusu geri döndü: İnsanı insan yapan nedir?
Haber Merkezi
Felsefe Haberleri yayın kurulu.

Türkiye'nin felsefe tarihinde bazı isimler üniversitelerin yönünü değiştirmiş, ama toplumsal hafızada yer edinememiştir.
Takiyettin Mengüşoğlu bunların en önemlilerinden biri.
1905'te Malatya'nın Hekimhan ilçesinde doğdu, 1984'te öldü. Ama onu "Türk felsefesinin önemli akademisyenlerinden biri" diye tanımlamak eksik kalır. Çünkü Mengüşoğlu'nun sorduğu soru, felsefenin en zor sorularından biri:
İnsan nedir?
Berlin: Hartmann'ın öğrencisi
Liseyi bitirdikten sonra Almanya'ya gitti ve Nicolai Hartmann'ın öğrencisi oldu.
O dönemde adı Takiyettin Temuralp'ti. 1937'de Berlin'de Almanca bir çalışma yayımladı: Über die Grenzen der Erkennbarkeit bei Husserl und Scheler — Husserl ve Scheler'de Bilinebilirliğin Sınırları Üzerine.
Bu ilk kitap, sonraki bütün çalışmasının programını ele veriyor.
Çünkü Max Scheler, yirminci yüzyıl felsefi antropolojisinin kurucusudur. Edmund Husserl, fenomenolojinin. Ve Hartmann, "yeni ontoloji" adı verilen programın: Varlığın katmanlarını — cansız madde, organik yaşam, ruhsal olan, tinsel olan — birbirine indirgemeden düşünmek.
Mengüşoğlu'nun yaptığı, bu üç mirası birleştirmekti. Ama önemi Hartmann'ın Türkiye'deki temsilcisi olmasından gelmiyor.
Asıl mesele şu: Hartmann'ın ontolojisini insan problemine uygularken kendi özgün insan felsefesini kurdu.
1944: bir başlangıç
Mengüşoğlu'nun insan felsefesi çalışmaları, 1944'te İstanbul Üniversitesi'nde verdiği "Felsefi Antropoloji" dersleriyle başladı.
Bu tarih önemsiz değil.
Türkiye'de felsefe uzun süre ağırlıklı olarak Batı felsefesi tarihinin aktarımı üzerinden yürüdü. Mengüşoğlu ise "insan"ı doğrudan felsefenin merkezî problemi hâline getirdi — ve bunu, aktarılan bir literatürü özetleyerek değil, kendi kavramlarını kurarak yaptı.
Ontolojik antropoloji
Mengüşoğlu'nun kurduğu yaklaşımın adı ontolojik antropoloji.
Ayırt edici yanı şu: İnsanı herhangi bir kavramsallaştırmadan hareketle değil, onun somut biyopsişik bütünlüğü içinde ele alır.
Bu, teknik bir tercih gibi görünebilir. Değil.
Felsefe tarihi boyunca insan hep bir tanımla yakalanmaya çalışıldı: akıl sahibi hayvan, düşünen töz, toplumsal ilişkilerin toplamı, ölüme-doğru-varlık, bilinç, gen taşıyıcısı.
Her tanım bir özelliği seçer ve gerisini dışarıda bırakır.
Mengüşoğlu'nun itirazı buna: İnsan, bu boyutların hiçbirine indirgenemez; hepsinin kesiştiği somut bir varlıktır.
Bu yüzden onun yöntemi tanımdan değil, fenomenlerden başlar. İnsanın varlık koşulları şunlardır:
Çalışmak. Üretmek. Konuşmak. Değer vermek. Özgür olmak. Sorumluluk taşımak. Tarih kurmak. Sanat yapmak. İnanmak. Dil kullanmak. Bilim üretmek.
Bunların hiçbiri tek başına insanı tanımlamaz. Ama hiçbiri de dışarıda bırakılamaz.
Heidegger'le fark
Sevgi İyi'nin karşılaştırmalı çalışmasının başlığı meseleyi iyi kuruyor: "Yüzyılımızda İki Antropoloji Anlayışı: Heidegger ve Mengüşoğlu."
Heidegger, Varlık ve Zaman'da insanı — Dasein'ı — varlığın anlamına açılan tek kapı olarak ele aldı ve klasik antropolojiyi reddetti: İnsanı "şey"lerden biri gibi incelemek, varlık sorusunu kaçırmaktır.
Mengüşoğlu tersini yaptı. İnsanı ontolojinin konusu hâline getirdi — ama onu bir nesneye indirgemeden.
Bu, felsefi antropolojinin klasik açmazına verilmiş bir yanıttır: İnsan hem araştıran hem araştırılandır. Mengüşoğlu bu ikiliği ortadan kaldırmaya çalışmaz; onu insanın varlık yapısının bir parçası sayar.
Çünkü insan, kendi varoluşunu problem hâline getirebilen varlıktır.
İnsan ile hayvan arasındaki sınır
Mengüşoğlu'nun insan felsefesi, insanın üstünlüğünü ilan eden klasik hümanist bir anlatı değildir.
İnsan ile hayvan arasındaki farkları araştırırken biyolojik, psikolojik ve kültürel boyutların birlikte ele alınması gerektiğini savunur.
Temel tezi şu: İnsan çevreye yalnızca biyolojik olarak uyum sağlayan bir canlı değildir. İnsan aynı zamanda dünya kurar. Kültür yaratır, değer üretir, tarih oluşturur, kendisine mesafe koyabilir, kendisini değiştirebilir.
Bu tez, sitemizde bu hafta ele aldığımız hayvan bilinci tartışmasıyla doğrudan konuşuyor. New York Bildirisi, hayvanlarda bilinç için "gerçekçi bir ihtimal" bulunduğunu söylüyor. Mengüşoğlu'nun çerçevesi bunu reddetmez — ama farkın bilinçte değil, dünya kurma kapasitesinde aranması gerektiğini önerir.
İnsan hakları bağlantısı
Mengüşoğlu'nun bugün yeniden okunmasının bir nedeni de insan haklarıyla ilişkisi.
Bu köşede bu hafta ele aldığımız İoanna Kuçuradi dosyasıyla birlikte düşünüldüğünde tablo netleşiyor.
İnsan hakları iki şekilde temellendirilebilir. Ya soyut bir normdan çıkarılır — "insan onuru dokunulmazdır" denir ve bu bir aksiyom olarak konur. Ya da insanın gerçek varlık yapısından çıkarılır — insanın nasıl bir varlık olduğu gösterilir ve haklar bu yapının korunması olarak temellendirilir.
Mengüşoğlu'nun somut varlık koşullarından hareket eden yaklaşımı, ikinci yolu açar. Kuçuradi'nin insan hakları felsefesi bu zemin üzerinde kuruldu.
Dolayısıyla Mengüşoğlu'nun felsefesi sadece antropoloji değildir. Ontoloji, etik, insan hakları, eğitim ve kültür arasında bir köprüdür.
Bugün neden yeniden okunmalı?
Yapay zekâ çağında. Biyoteknolojinin insan bedenini dönüştürdüğü bir dönemde. İnsan-makine ayrımının bulanıklaştığı bir dünyada.
"İnsan" kategorisinin kendisi yeniden tartışmaya açılmışken Mengüşoğlu'nun sorusu geri dönüyor.
Ve asıl katkısı, bir cevap vermesi değil; cevap verme biçimimizi uyarması.
İnsanı yalnızca zekâ üzerinden tanımlarsak — sitemizde bu hafta izlediğimiz makine bilinci tartışmasının gösterdiği gibi — yapay zekâ tanımın sınırlarını zorlar.
Yalnızca biyoloji üzerinden tanımlarsak, teknolojiyle değiştirilmiş bedenleri nereye koyacağız?
Yalnızca bilinç üzerinden tanımlarsak, bilincin ne olduğunu nasıl belirleyeceğiz?
Mengüşoğlu hazır bir cevap bırakmıyor. Bize insanı tek bir özelliğe indirgememe uyarısı bırakıyor.
Ve belki bugün Türkiye'de yeniden okunması gereken asıl noktası budur: İnsan hakkında konuşmak, tek bir özelliği seçip geri kalan her şeyi dışarıda bırakmak değildir.
Başlıca eserleri: Über die Grenzen der Erkennbarkeit bei Husserl und Scheler (Berlin, 1937) · Felsefeye Giriş (1968) · İnsan Felsefesi · Kant ve Scheler'de İnsan Problemi · Fenomenoloji ve Nicolai Hartmann · Değişmez Değerler, Değişen Davranışlar.
Not: Mengüşoğlu'nun İnsan Felsefesi'nin yeni baskıları Doğu Batı Yayınları tarafından yapılıyor.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

Ahmet Arslan: felsefe tarihini Türkiye'de okunabilir kılan hoca
Urfa'da manav çırağıyken bir öğretmeninin ısrarıyla okula döndü; Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü kurdu ve beş ciltlik İlkçağ Felsefe Tarihi'ni yazdı. Asıl mirası kitapları değil: Türkiye'de felsefe tarihinin ezberlenen bir kronoloji olmaktan çıkıp metinle karşılaşmaya dönüşmesi.
%252002.jpg%3Fwidth%3D1600&w=3840&q=75)







.jpg?width=500)


.jpg?width=500)
.jpg?width=500)


