Oruç Aruoba: Türkçeyle yürüyen filozof
Psikolojiden felsefeye geçti, Wittgenstein'ı Türkçeye ilk çeviren isim oldu, 1983'te YÖK'ü protesto ederek üniversiteyi bıraktı. Aruoba'nın asıl yaptığı, felsefeyi Türkçede anlatmak değil — Türkçenin kendisini felsefi bir çalışma alanına çevirmekti.
Haber Merkezi
Felsefe Haberleri yayın kurulu.
%252002.jpg%3Fwidth%3D1600&w=3840&q=75)
Bir filozofun mirasını ölçmenin bir yolu şudur: Ardında bir kuram mı bıraktı, yoksa bir yazma biçimi mi?
Oruç Aruoba ikincisini bıraktı. Ve Türkiye'de felsefenin Türkçeyle kurduğu ilişkiyi kalıcı biçimde değiştirdi.
Tam adıyla Ahmet Oruç Aruoba, 14 Temmuz 1948'de Kocaeli'nin Karamürsel ilçesinde doğdu; 31 Mayıs 2020'de öldü. Akademisyen, psikolog, filozof, şair, yazar ve çevirmen sıfatlarını aynı hayatın içine sığdırdı.
Annesinden gelen
Aruoba'nın entelektüel oluşumunu anlamak için bir isme bakmak gerekiyor: annesi Muazzez Kaptanoğlu.
İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunuydu. İlk şiiri on altı yaşında yayımlandı. Alev, Hasret, Çile ve Beni Kurtar gibi bazıları sinemaya uyarlanan romanların yazarıydı. Cumhuriyet, Ulus, Zafer gibi dönemin önde gelen gazetelerinde çalıştı. Ankara Radyosu'nda "Kadın ve Ahlak" adlı bir programın yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendi. Türkiye Kadınlar Konseyi'nin kurucu üyesiydi; Türk Kadını dergisini uzun süre tek başına çıkardı; Macar Gümüş Hürriyet Madalyası'yla onurlandırıldı.
Bu ayrıntı bir biyografi süsü değil. Yıllar sonra oğlu da radyoda felsefe programı yapacaktı. Felsefe mezunu bir gazeteci-yazar annenin evinde büyümek, Aruoba'nın felsefe ile edebiyat arasındaki sınırı hiç ciddiye almamış olmasını açıklıyor.
Babası ordu mensubu İsmail Fahir Aruoba'ydı; üç erkek kardeşin biriydi.
Psikolojiden felsefeye
Aile Ankara'ya taşındıktan sonra TED Ankara Koleji'nde okudu. Lisansını Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nde tamamladı.
Yüksek lisans tezi, David Hume'un İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma'sı üzerineydi — ve bu tezi 1976'da Türkçeye kazandırdı. Aynı üniversitenin felsefe bölümünde Hume, Kant ve Wittgenstein üzerine yazdığı tezle doktorasını tamamladı.
Felsefeye giriş kapısını iki isim açtı: hocası İoanna Kuçuradi ve Nietzsche.
Kuçuradi bağlantısı önemli. Sitemizde dün ele aldığımız Dünya Felsefe Günü dosyasında anlattığımız gibi Kuçuradi, Türkiye'de felsefenin kurumsallaşmasını sağlayan isimdir. Aruoba ise o kurumdan çıkıp kurumun dışında felsefe yapan öğrencisi oldu.
Tübingen ve kaçırılan buluşma
1976'da bir yıllığına Tübingen Üniversitesi'nde felsefe semineri üyeliği yaptı. Orada Bruno Baron von Freytag-Loringhoff ve Ernst Bloch gibi isimlerden ders aldı; aynı dönemde Goethe Enstitüsü'nde de çalıştı.
Bu sırada Heidegger'i ziyaret etmek istedi. Buluşma gerçekleşemedi: Heidegger tam o sırada öldü.
1981'de Yeni Zelanda'ya gitti; Victoria Üniversitesi'nde konuk öğretim üyesi olarak çalıştı.
1983: kopuş
Aruoba'nın üniversitedeki görevi 1983'te sona erdi. Ama emekli olmadı, atılmadı: Yükseköğretim Kurulu'nu protesto ederek ayrıldı ve İstanbul'a yerleşti.
12 Eylül sonrası üniversite düzenine karşı alınmış bu karar, düşüncesinin biçimini de belirledi. Aruoba artık akademisyen değildi; felsefeyi yazının içine taşıyan bir filozof-yazardı.
Bundan sonrası çeviri, dergicilik ve kendi metinleriyle geçti. Oluşum, Arayış, Defter, Varlık, Gösteri gibi dergilerde yazdı; yayınevlerinde yayın yönetmenliği ve danışmanlık yaptı.
Wittgenstein'ı Türkçeye taşıyan ilk isim
Aruoba'nın en somut mirası çevirileridir. Hume, Nietzsche, Kant, Kierkegaard, Marx, Heidegger, Rilke, Von Hentig, Paul Celan ve Matsuo Bashō'yu Türkçeye kazandırdı.
Ama en belirleyicisi şu: Wittgenstein'ın eserlerini Türkçeye çeviren ilk isim oldu. Tractatus Logico-Philosophicus — Mantıksal Felsefe İncelemesi 1985'te yayımlandı.
Burada bir paralellik var ve Aruoba'nın bütün işini açıklıyor.
Wittgenstein, felsefenin sınırlarını dil üzerinden araştırıyordu. Tractatus'un son cümlesi — üzerine konuşulamayan hakkında susmak gerektiği — dilin sınırının dünyanın sınırı olduğu tezinin sonucudur.
Aruoba ise Türkçenin sınırlarını felsefi yazı üzerinden zorluyordu.
Bir dilde felsefe yapmak, o dilde daha önce söylenmemiş şeyleri söyleyebilmek demektir. Aruoba'nın yaptığı buydu.
"Türkiye'nin Nietzsche'si" yeterli bir tanım mı?
Aruoba zaman zaman bu sıfatla anıldı. Benzetmenin bir dayanağı var: kısa cümleler, aforizmalar, paradokslar, benlik ve ölüm üzerine düşünme.
Ama bu tanım onu küçültüyor.
Çünkü Aruoba'nın yaptığı, Nietzsche'yi Türkiye'ye taşımak değildi. Asıl başarısı, felsefi düşünce ile şiirsel dili birbirine yaklaştırmasıydı — ve bunu ödünç bir üslupla değil, Türkçenin kendi imkânlarıyla yapmasıydı.
Yürüme Üçlüsü
1990'da yayımlanan ilk kitabı tümceler, okuru bülbüller, ağustos böcekleri, lodos ve boğaz manzarası eşliğinde karşılar. İçinde Cemal Süreya, Edip Cansever ve Haldun Taner'e adanmış tümceler vardır. Noktalama işaretlerinin yoğun ve kasıtlı kullanımı, kitabın kendi biçimsel iddiasıdır.
Ardından de ki işte (1990) ve yürüme (1992) geldi. Üçü birlikte Yürüme Üçlüsü olarak anılır. Dipnotlarında Sokrates, Platon, Wittgenstein, Hegel, Kant ve Nietzsche'ye göndermeler bulunur — yani metinler şiir gibi görünürken felsefi bir aygıt taşır.
Burada "yürüme" yalnızca fiziksel hareket değildir. Yol, yön, uzaklık, yakınlık, ilişki ve zaman, Aruoba'da insan varoluşunun modelleri hâline gelir.
hani (1993), yalnızlık, aşk ve ilişkiler üzerinden insanın varoluş kavgasını odağa alır.
uzak (1995) ve yakın (1997) ile Aruoba, felsefe ekseninde şiirden düzyazıya doğru kayar. Bu iki kitapta soyut kavramlar metaforlar yoluyla anlamlandırılır; metaforları oluşturan kavramlar Herakleitos, Epiktetos, Nietzsche, Heidegger, Spinoza, Wittgenstein ve Kuçuradi'den alıntılarla açıklanır.
ile (1999) üç bölümden oluşur — 'Önce', 'İlişki Defteri', 'Sonra' — ve okura doldurması beklenen boşluklar bırakır. Kitabın kendisi bir ilişki gibi kurgulanmıştır: tamamlanması karşı tarafa bağlıdır.
Aruoba'nın düşüncesini anlamanın anahtarı belki de budur: İnsan tamamlanmış bir varlık değildir; bir ilişkiler toplamıdır.
Haiku ve Türkçe
Aruoba'nın az konuşulan bir katkısı da haiku.
Ne — Otuz Altı Tanzaku ve Ne ki hiç (1999) ile şiir biçimini haikuyla yeniledi; bu türü Türk edebiyatında uygulayan birkaç isimden biri oldu. Bashō'nun şiirlerini de Türkçeye aktardı (Başo-Haiku, 1998; Kelebek Düşleri, 2008).
Gerekçesi dilseldi: Türkçeyi kısa ve derin yazmaya elverişli buluyordu.
Bu, çeviri tercihinden fazlasıdır. Bir dilin hangi biçimlere elverişli olduğu iddiası, o dilin felsefi kapasitesine dair bir iddiadır.
Radyoda felsefe — podcast'ten yıllar önce
Aruoba, Açık Radyo'da Filozof Dedikoduları programını hazırlayıp sundu. Daha sonra Felsefe Gevezelikleri gibi programlarla radyoda felsefeyi sürdürdü.
Bugünün podcast kültüründen yıllar önce gerçekleşmiş bir kamusal felsefe deneyi. Ve başlıkların ikisi de aynı şeyi söylüyor: dedikodu, gevezelik. Yani felsefeyi ciddiyet kisvesinden sıyırıp konuşmanın içine geri koymak.
Bu, 1983'teki kopuşun devamıdır. Felsefe kürsüde duran bir bilgi değil, yaşarken içine girilen bir soruşturmaydı.
Doğaya çekilme
2001'de yayımlanan Çengelköy Defteri, nisandan kasıma Beylerbeyi Çakarı'nın peşinde okuru Boğaz manzaralarıyla buluşturur. Doğançay'ın Çınarları (2004) ve Meşe Fısıltıları (2007) ile doğa duyarlılığı Aruoba şiirinin ayırt edici özelliklerinden biri hâline gelir.
benlik (2005), 'sahicilik' ve 'sahtecilik' kavramları üzerinden benliğin zamana ve mekâna bağlı değişimini sorgular.
Zilif (2010) ise bir babanın, henüz büyümemiş kızına gelecekte okuması için yazdığı mektuptur — bir veda mektubu ya da bir ömrün muhasebesi olarak da okunabilir.
2012'de Kristal Lale Ödülü'ne layık görüldü.
Geriye ne kaldı?
Aruoba'nın mirasını "güzel sözler söyleyen filozof" diye okumak büyük bir haksızlık olur. Onun uğraştığı problemler felsefenin kadim problemleridir: benlik, başkası, ilişki, dil, yalnızlık, ölüm, zaman, yakınlık, uzaklık.
Yaptığı şey, bu problemleri Türkçenin şiirsel imkânlarıyla yeniden kurmaktı.
Ve gösterdiği şey şuydu: Felsefenin illa uzun akademik cümlelerle yazılması gerekmez. Bazen tek bir cümle — hatta tek bir sözcük — uzun bir felsefi tartışmayı başlatabilir.
Bu köşede bu hafta ele aldığımız Arda Denkel dosyasıyla birlikte okunduğunda, Türkiye'de felsefenin iki ayrı yolu görünür oluyor.
Denkel, Türkçede analitik metafizik yapılabileceğini kanıtladı — Cambridge'den kitap çıkararak, uluslararası tartışmaya girerek.
Aruoba, Türkçede felsefi yazının başka bir biçimi olabileceğini kanıtladı — akademiden çıkarak, şiire yaklaşarak.
İkisi de aynı yıllarda, aynı ülkede, birbirine hiç benzemeyen iki cevap verdi. Ve ikisi de doğruydu.
Başlıca eserleri: tümceler (1990) · de ki işte (1990) · yürüme (1992) · hani (1993) · ol/an, kesik esin/tiler, Geç Gelen Ağıtlar, sayıklamalar (1994) · uzak (1995) · yakın (1997) · ile (1999) · Ne ki hiç (1999) · Çengelköy Defteri (2001) · olmayalı (2003) · Doğançay'ın Çınarları (2004) · benlik (2005) · Meşe Fısıltıları (2007) · Zilif (2010).
Başlıca çevirileri: Hume, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma (1976) · Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (1985) · Nietzsche, Deccal (2003) · Bashō, Haiku (1998) ve Kelebek Düşleri (2008).
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

Dünya Felsefe Günü'nü dünyaya Türkiye önerdi — ve 19 Kasım'da yine kutlanacak
UNESCO'nun her kasım ayının üçüncü perşembesinde kutlanan Dünya Felsefe Günü'nün fikri Türkiye'den çıktı: öneri İoanna Kuçuradi'nin başkanlığındaki Türkiye Felsefe Kurumu'na ait. İlk kutlama 21 Kasım 2002'ydi. Bu yıl 19 Kasım'a denk geliyor — ve Türkiye'de yeterince bilinmiyor.
İoanna Kuçuradi

Arda Denkel: nesne diye bir şey yok, özellik demetleri var
Türkiye'de analitik felsefenin öncüsü, Oxford'da Strawson'ın öğrencisiydi. Cambridge'den çıkan Object and Property, nesnelerin özellik demetlerinden ibaret olduğunu savunuyordu — ve David Armstrong'un yanıt yazdığı ilk Türk filozof oldu. Elli bir yaşında öldüğünde arkasında bir kütüphane bıraktı.







.jpg?width=500)


.jpg?width=500)
.jpg?width=500)


