Ahmet Arslan: felsefe tarihini Türkiye'de okunabilir kılan hoca
Urfa'da manav çırağıyken bir öğretmeninin ısrarıyla okula döndü; Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü kurdu ve beş ciltlik İlkçağ Felsefe Tarihi'ni yazdı. Asıl mirası kitapları değil: Türkiye'de felsefe tarihinin ezberlenen bir kronoloji olmaktan çıkıp metinle karşılaşmaya dönüşmesi.
Haber Merkezi
Felsefe Haberleri yayın kurulu.

Bir ülkede felsefe nasıl okunur hâle gelir?
Bu soru, "felsefe nasıl yapılır" sorusundan farklıdır ve çoğu zaman ondan önce gelir. Bir dilde felsefi düşünce üretilebilmesi için, o dilde felsefe tarihinin düzenli olarak okunabiliyor olması gerekir.
Türkiye'de bu işi üstlenen isimlerin başında Ahmet Arslan gelir.
Bir öğretmenin ısrarı
Arslan 1944'te Şanlıurfa'da doğdu. Babası manavdı, annesi ev kadını. On iki kardeşten sekizi çeşitli yaşlarda öldü. Çocukluğu Arap Meydanı mahallesinde geçti.
İlkokulu bitirdikten sonra babasının yanında çalışmaya başladı. Bir gün, beşinci sınıf öğretmeni Lâtif Soyok alışverişe geldiği dükkânda onu çalışırken gördü ve babasına ısrar etti: Bu çocuk okumalı.
Ortaöğrenimini 1961'de Şanlıurfa Lisesi'nde tamamladı.
Bir başka ayrıntı da bu kararı pekiştirdi. Eşekten düşüp sol kolunu kırmıştı; kırıkçı yanlış müdahale edince dirsek kemiği hatalı kaynadı ve kolu sakat kaldı. Anne babasının, kolu yüzünden elle çalışamayacağını ve tek yolunun okumak olduğunu kendi aralarında konuştuğunu duyduğunu anlatır.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi; bir süre devam ettikten sonra aynı üniversitenin Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü'ne geçti.
1972'de, Mübahat Türker Küyel'in danışmanlığında doktorasını tamamladı. Tezinin konusu, Osmanlı düşüncesinin en kritik metinlerinden biriydi: İbn Kemal'in (Kemalpaşazade) Hâşiye alâ Tehâfüt el-Felâsife'si.
Bu tez seçimi tesadüf değil. Gazâlî'nin filozoflara açtığı davanın (Tehâfütü'l-Felâsife), İbn Rüşd'ün karşı savunmasının ve Osmanlı'da yüzyıllar süren tehâfüt tartışmasının içine giriyordu. Arslan'ın ilerideki iki büyük ilgi alanı — Antik Yunan ve İslam felsefesi — daha doktorasında birleşmişti.
Ege Üniversitesi
Ankara Üniversitesi'nde çalıştıktan sonra İzmir'e geçti ve 1979'da Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü kurdu. 1978-87 arasında doçent, 1988'den itibaren profesördü.
Tanıl Bora'nın Cereyanlar'daki değerlendirmesi bu bölümün karakterini iyi anlatıyor: Arslan'ın düşünce dünyasının etkisiyle Ege Üniversitesi felsefe bölümünde "İslam'a felsefe üzerinden bakmak" yönünde bir ilgi oluştu — Bora bunu, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nin yaklaşımının tersi olarak niteliyor.
Bu ayrım önemli. Din felsefesi yapmakla, dini felsefenin nesnesi hâline getirmek farklı işlerdir.
Arslan'ın etkilediği isimler arasında öğrencisi Zerrin Kurtoğlu ve onun İslam Düşüncesinin Siyasal Ufku kitabı anılıyor.
Beş cilt: İlkçağ Felsefe Tarihi
Arslan'ın en geniş etkili çalışması, beş ciltlik İlkçağ Felsefe Tarihi serisi. İlk cilt 1995'te İzmir'de yayımlandı: Başlangıçlarından Atomculara Kadar. Üçüncü cilt bütünüyle Aristoteles'e ayrılmıştır; ruh, ahlak, siyaset, retorik ve poetikayı tek bir bütün içinde ele alır. Dördüncü cilt Helenistik dönemi kapsar — Epikurosçuluk, Stoacılık, kuşkuculuk.
Serinin yöntemsel tercihi belirleyici: birincil kaynaklara dönmek. Filozofları ders kitabı özetleriyle değil, kendi metinleriyle vermek.
Bu, basit görünen ama sonuçları büyük bir tercihtir.
Çünkü felsefe tarihini "Sokrates şunu dedi, Platon bunu dedi" biçiminde ezberlenebilir bir kronoloji olmaktan çıkarır ve metinle karşılaşma deneyimine dönüştürür.
Bir öğrenci Aristoteles'in ne söylediğini ezberleyebilir. Ama Aristoteles'in bir argümanı nasıl kurduğunu ancak metni okuyarak görür.
Jeolog Celâl Şengör'ün serinin tamamı için söyledikleri bu etkiyi gösteriyor: "'Ah, bu Türkiye'nin en iyi kitabı' derdim ama sadece o değil. Dünyada okuduğum en iyi kitaplardan biri!"
Aristoteles'i anlatmak, felsefe yapmaktır
Arslan'ın yönteminin ikinci gücü, filozofu yalnızca "ne söylediği" üzerinden değil, düşüncesinin nasıl bir sistem oluşturduğu üzerinden okuması.
Bir felsefe tarihi kitabı iki şekilde yazılabilir. Ya görüşler kataloglanır — bu, ansiklopedidir. Ya da bir düşünürün kavramlarının birbirini nasıl gerektirdiği gösterilir — bu, felsefedir.
İkincisi, tarihçilikten çok yorumculuk gerektirir. Ve yorum, kaçınılmaz olarak bir konum alır.
Bu yüzden Arslan'ın eserleri yalnızca felsefe tarihi kitapları değil; Türkiye'deki felsefe eğitimine ilişkin bir pedagojik projedir.
İslam felsefesi: aktarıcı mı, üretici mi?
Arslan'ın ikinci büyük çalışma alanı İslam felsefesidir. Fârâbî, İbn Sînâ, Gazâlî, İbn Rüşd, İbn Haldûn ve Osmanlı kelâm düşüncesi üzerine çalıştı.
Ve burada net bir konumu var.
Arslan, İslam filozoflarının başlıca işlevinin antik düşünceyi Batı'ya geri aktarmak olduğu görüşünü reddeder. İslam felsefesinin evrensel felsefenin gelişiminde önemli bir uğrak oluşturmadığı ve özgün fikirler barındırmadığı iddiasına karşı çıkar. Bu bağlamda T. J. de Boer gibi oryantalistlerin görüşleriyle anlaşmaz.
Bu, teknik bir tartışma gibi görünür. Değildir.
Çünkü "aktarıcı" tezi, bir felsefe geleneğini tarihin taşıyıcı bandına indirger: Yunanlar üretti, Araplar taşıdı, Avrupa devraldı. Arslan'ın itirazı, İslam felsefesinin kendi problemlerini kurduğu ve o problemler üzerinde özgün çözümler ürettiğidir.
Bu köşede bu hafta ele aldığımız Reichenbach Kongresi haberinde işaret ettiğimiz gibi, Türkiye'de felsefenin kendi kökenlerine dönmesi bugün canlı bir mesele. Arslan'ın çalışması, bu dönüşün Antik Yunan ve İslam felsefesi ayağını kuruyor.
Az konuşulan taraf: çevirmenlik
Arslan'ın Türkiye'deki etkisinin yeterince konuşulmayan bir boyutu çevirmenliği.
Aristoteles'in Metafizik'i; Fârâbî'nin İdeal Devlet (el-Medînetü'l-Fâdıla), İlimlerin Sayımı ve Mutluluğun Kazanılması gibi eserleri onun çeviri külliyatında yer alır. Almanca, Arapça, Fransızca ve İngilizce bilir; farklı alanlarda çok sayıda çevirisi vardır.
Buradaki nokta şu: Felsefe kültürü yalnızca özgün eserlerle kurulmaz; iyi çevirilerle de kurulur.
Bir düşünürün kavramlarını Türkçeye taşıdığınızda yalnızca bir kitabı çevirmiş olmazsınız. Türkçenin felsefe yapma kapasitesini genişletirsiniz.
Sitemizde dün ele aldığımız Oruç Aruoba dosyası da aynı meseleye başka bir yerden bakıyordu. Aruoba Wittgenstein'ı Türkçeye ilk taşıyan isimdi; Arslan Aristoteles'i ve Fârâbî'yi.
İkisi de aynı işi yaptı: Türkçede felsefe yapmanın malzemesini ürettiler.
Kamusal tartışmadaki yeri
Arslan, felsefi denemelerinde hoşgörü konusunu, temel hak ve özgürlüklerle bağdaşan bir İslam okuması önererek ele aldı. Dinî hukukun bile "insan yapımı" ve "akılsal" olduğunu, dolayısıyla dinin yorumunda modernleşmeye alan bulunduğunu savundu.
Bu konumu, kamuoyunda zaman zaman sert tartışmalara yol açtı. Kendisi ateist olmadığını, ancak dine kuşkuyla yaklaşan bir akılcı anlamında tanımlanabileceğini belirtmiştir.
Bir felsefe haber sitesi olarak bizim ilgimiz, bu tartışmaların içeriğine taraf olmak değil. İlgimiz şurada: Türkiye'de felsefe, akademik bir uzmanlık alanı olmakla kamusal bir tartışma alanı olmak arasında salınıyor — ve Arslan bu salınımın her iki ucunda da yer aldı.
Miras
Felsefeye Giriş kitabının yirmi yedinci baskıya ulaşmış olması, tek başına bir gösterge.
Türkiye'de üniversitelerde felsefe okuyan birkaç kuşağın önemli bir bölümü Arslan'ın kitaplarıyla yetişti. Bu, atıf sayısıyla ölçülemeyecek bir etki.
Tek cümleyle: Ahmet Arslan, felsefeyi Türkiye'de yalnızca uzmanların konuştuğu bir alan olmaktan çıkarıp düzenli okunabilen bir düşünce tarihine dönüştüren akademisyenlerden biridir.
Ve kalıcı mirası muhtemelen budur.
Başlıca eserleri: İlkçağ Felsefe Tarihi (5 cilt) · Felsefeye Giriş · İslam Felsefesi Üzerine · İbn Haldun · Haçlı Seferleri'nden Günümüze Batı Kaynaklarında İslam Karşıtlığı · Türk Düşüncesi ve Felsefe üzerine yazılar.
Başlıca çevirileri: Aristoteles, Metafizik · Fârâbî, İdeal Devlet, İlimlerin Sayımı, Mutluluğun Kazanılması.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler
%252002.jpg%3Fwidth%3D1600&w=3840&q=75)
Oruç Aruoba: Türkçeyle yürüyen filozof
Psikolojiden felsefeye geçti, Wittgenstein'ı Türkçeye ilk çeviren isim oldu, 1983'te YÖK'ü protesto ederek üniversiteyi bıraktı. Aruoba'nın asıl yaptığı, felsefeyi Türkçede anlatmak değil — Türkçenin kendisini felsefi bir çalışma alanına çevirmekti.
İoanna Kuçuradi








.jpg?width=500)


.jpg?width=500)
.jpg?width=500)


