Nermi Uygur: felsefeyi bisikletle taşıyan adam
Doktorasını Köln'de kültür bilimlerinin ontolojik yapısı üzerine yaptı, Avrupa'yı bisikletle dolaşarak fenomenoloji üzerine çalıştı, sonra Türkiye'de felsefeyi kürsüden indirip mutfağa, sokağa, dile soktu. Nermi Uygur'un mirası bir sistem değil — bir dikkat biçimi.
Haber Merkezi
Felsefe Haberleri yayın kurulu.

Türkiye'de felsefeci portreleri genellikle aynı cümlelerle başlar: doğum yılı, bitirdiği okul, doktora konusu, kürsü, kitaplar.
Nermi Uygur için de böyle yapılabilir. Yapılırsa, en önemli şey kaçırılır.
Çünkü Uygur'un felsefeye kattığı şey bir kuram değildi. Bir tutumdu.
Ve o tutumun en iyi özeti, biyografisindeki küçük bir ayrıntıda saklı.
Bisikletle fenomenoloji
Uygur, 15 Ocak 1925'te İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi'nin ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü 1948'de bitirdi.
Köln Üniversitesi'nde çalıştı ve 1952'de doktorasını verdi. Tezinin konusu: kültür bilimlerinin ontolojik yapısı.
Doktorasından sonra Almanya, Fransa ve Belçika'ya araştırma görevleriyle gönderildi. Ve bu ülkeleri bisikletle dolaşarak fenomenoloji üzerine çalıştı.
Bu ayrıntı anekdot değil.
Fenomenoloji, dünyanın bize nasıl göründüğünü inceleyen felsefedir. Husserl'in çağrısı buydu: "Şeylerin kendisine." Kavramlardan önce, deneyimin kendisine dönmek.
Bir adamın fenomenoloji üzerine çalışmak için Avrupa'yı bisikletle geçmesi, o çağrıyı fazlasıyla ciddiye almış olmak demektir. Trenin penceresinden bakmak başka; yolun kendisini pedal çevirerek katetmek başka.
Uygur'un sonraki bütün felsefesi bu farkın üzerine kuruludur.
1963'ten itibaren İstanbul Üniversitesi'nde görev yaptı, 1964'te profesör oldu. Almanya'da Wuppertal Üniversitesi'nde mantık, dil, sanat ve kültür felsefesi dersleri verdi. 1992'de emekli oldu.
21 Şubat 2005'te İstanbul'da öldü.
Felsefe kimin işi?
Felsefenin Çağrısı, Uygur'un en karakteristik kitabıdır ve adı bir programdır.
Felsefe onun için hazır cevaplar deposu değil, bir soru sorma biçimidir. Ve bu biçim, uzmanların tekelinde değildir.
Bu iddia, Türkiye'de felsefenin kurumsallaşma döneminde söylenmiş olması bakımından cesurdur. 1950'ler ve 60'larda Türkiye'de felsefe, kendini bir uzmanlık alanı olarak kurmaya çalışıyordu — haklı olarak, çünkü kurumsallaşmadan süreklilik olmaz.
Uygur bu çabanın içindeydi ama aynı zamanda ona bir uyarı koydu: Felsefe uzmanlaşırken kendi konusunu kaybedebilir.
Çünkü felsefenin konusu, uzmanların ürettiği literatür değil; insanın dünyayla ilişkisidir.
Dil: taşıyıcı değil, kurucu
Uygur'un en güçlü damarı dil üzerinedir ve Dilin Gücü bunun merkezî metnidir.
Tezi şu: Dil, hazır bir dünyayı aktaran bir araç değildir. Dünyayı ayrıştıran, adlandıran ve böylece kuran bir etkinliktir.
Bir dilde bir ayrım için sözcük yoksa, o ayrım düşünülemez değildir — ama düşünülmesi zorlaşır. Bir dil hangi şeyleri tek kelimeyle söylüyorsa, o dili konuşan topluluk o şeyleri "doğal" bir birim olarak görür.
Bu, sitemizde dün ele aldığımız Macit Gökberk dosyasında anlattığımız "dil düşüncenin biçimlerinden biridir" tezinin kardeşidir. İki adam aynı kuşaktan ve aynı meseleden geliyorlar; ama Gökberk meseleyi kurumsal yerden tutar — terminoloji, dil kurumu, felsefe dilinin standartlaşması. Uygur ise fenomenolojik yerden: dilin, yaşanan deneyimi nasıl biçimlendirdiğinden.
Uygur bugün yaşasaydı sorusunun ne olacağını tahmin etmek zor değil:
Dünyayı bize artık yalnızca sözcükler değil, öneri algoritmaları tarif etmeye başladıysa, kültürümüz neye dönüşür?
Bu soru, sitemizde bu hafta ele aldığımız emek süreci ve algoritmik yönetim dosyasının felsefi arka planıdır. Bir sistem hangi kategorileri kullanıyorsa, dünya o kategorilerle görünür olur.
Yaşama Felsefesi: neden hâlâ satılıyor?
Yaşama Felsefesi, Türkiye'de bir felsefe kitabının nasıl kırk yıl boyunca okunabildiğinin örneğidir.
Sebebi basit: Kitap felsefeyi hayattan kaçış değil, hayata daha dikkatli bakma biçimi olarak sunar.
Uygur'un ele aldığı konular kasten "küçük"tür: alışkanlıklar, gündelik işler, yemek, yürümek, başkasıyla karşılaşmak, sıkılmak, beklemek.
Ve tam da bu yüzden felsefidir. Çünkü bir insanın hayatı büyük kararlardan değil, tekrarlanan küçük yönelimlerden kuruludur.
Burada Uygur'un yöntemi de içerikle uyumludur: deneme. Sistem kurmaz, tez savunmaz, tanımdan başlamaz. Bir olguya bakar, çevresinde döner, ayrımlar açar.
Türkiye'de "denemeci felsefe" denen çizginin öncüsü sayılmasının nedeni budur. Ve sitemizde bu hafta ele aldığımız Oruç Aruoba dosyasıyla doğrudan bir soy bağı vardır: Aruoba'nın parçalı, yürüyüşe dayalı yazısı, Uygur'un açtığı alanda mümkün olmuştur.
Kültür Kuramı: erken bir soru
1984 tarihli Kültür Kuramı, Uygur'un en sistematik kitabıdır.
Burada kültürü tek bir alan olarak değil, toplum, dil, eğitim, sanat, devlet, siyaset ve gündelik hayatın kesiştiği bir örgü olarak ele alır.
Bazı çağdaş okumalar, Uygur'un bu çerçevede çokkültürlülük meselesini Türkiye'deki felsefi tartışmaya oldukça erken taşıdığına dikkat çekiyor. 1980'lerin ortasında, bu terimin Türkiye'de neredeyse hiç dolaşımda olmadığı bir dönemde.
Bu tespit dikkatli okunmalı: Uygur'un derdi kimlik siyaseti değildi. Derdi, insanın kültür varlığı olması — yani hiçbir insanın kültürsüz, çıplak, "sadece insan" olarak var olamaması.
Buradan da şu çıkar: Kültürü tek biçimli düşünmek, insanı tek biçimli düşünmektir.
Neden yeterince hatırlanmıyor?
Bunun ironik bir sebebi var.
Türkiye'de "filozof" dendiğinde ağır kavramlar, kapalı sistemler ve zor cümleler beklenir. Anlaşılırlık, çoğu zaman derinliksizlik sanılır.
Uygur açık yazdı. Türkçesi berraktı. Almanca kavramları Türkçeye zorlamadan taşıdı.
Ve bu, ona pahalıya mal oldu.
Oysa açık yazmak, düşünceyi basitleştirmek değildir. Genellikle tam tersidir: Ancak bir şeyi gerçekten anlamış olan, onu sade söyleyebilir.
Yapı Kredi Yayınları'nın iki ciltlik Bütün Eserleri, mantıktan dile, edebiyattan sanata ve kültüre uzanan yarım yüzyıllık bir üretimin genişliğini gösteriyor.
Bıraktığı ders
Nermi Uygur'un mirası bir kuram değil.
Bir cümlede toplanabilir:
Felsefe, hayattan kaçmak değil; hayatın içine daha dikkatli bakmaktır.
Ve bu ders, Türkiye'de felsefenin kamusal bir düşünme biçimine dönüşebilmesinin — hâlâ tamamlanmamış — projesinin merkezinde duruyor.
Başlıca eserleri: Felsefenin Çağrısı · Dilin Gücü · Yaşama Felsefesi · Kültür Kuramı (1984) · İnsan Açısından Edebiyat · Güneşle · Bunalımdan Yaşama Kültürü · Denemeli Denemesiz.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

Macit Gökberk: felsefeyi çevirmek değil, Türkçede kurmak
Selanik'te doğdu, Berlin'de Hegel ile Comte üzerine doktora yaptı, bir Türk felsefecisinin yazdığı ilk kapsamlı felsefe tarihini kaleme aldı. Ama asıl projesi başkaydı: Türk Dil Kurumu başkanlığını iki dönem yürüten Gökberk için dil, düşüncenin taşıyıcısı değil biçimlerinden biriydi.

Takiyettin Mengüşoğlu: insanı tek bir özelliğe indirgememe uyarısı
Hartmann'ın öğrencisiydi, Berlin'de Husserl ve Scheler üzerine yazdı, 1944'te İstanbul Üniversitesi'nde Türkiye'nin ilk felsefi antropoloji derslerini verdi. Kurduğu 'ontolojik antropoloji', insanı bir kavramdan değil somut varlık koşullarından okuyor. Yapay zekâ çağında sorusu geri döndü: İnsanı insan yapan nedir?







.jpg?width=500)


.jpg?width=500)
.jpg?width=500)


