Nami Başer: Türkiye'de Fransız felsefesinin sesi olan adam
Negri, Nancy, Badiou ve Rancière Türkiye'ye geldiğinde onların Türkçesi Nami Başer'di. Ama simultane çeviri kabinindeki bu iş, kariyerinin yan ürünü değil — felsefeyi disiplinler ve diller arasında dolaşan canlı bir pratik sayan bir anlayışın doğal sonucuydu.
Haber Merkezi
Felsefe Haberleri yayın kurulu.

Bir düşünürün Türkiye'ye gelip konuştuğu salonlarda, dinleyicilerin kulaklığından duyduğu ses çoğu zaman konuşmacının değildir.
Antonio Negri, Jean-Luc Nancy, Alain Badiou ve Jacques Rancière İstanbul'da konuştuğunda; Élisabeth Roudinesco psikanaliz üzerine bir oturuma katıldığında — o kulaklıklardan gelen ses uzun yıllar boyunca aynı kişiye aitti.
Nami Başer.
Bu ayrıntıyla başlamak, bir portreye alışılmadık bir giriş. Ama Başer'in düşünsel duruşunu en iyi anlatan şey belki de bu.
Çünkü simultane çeviri, felsefe yapmanın en zor biçimlerinden biridir: Bir cümlenin nereye gittiğini, o cümle bitmeden bilmek zorundasınız. Bunu yapabilmek için konuşmacının kavram dünyasının içinde durmanız gerekir.
Başer, kırk yıla yakın bir süre boyunca Türkiye'de Fransız düşüncesinin gerçek zamanlı aktarıcısı oldu.
Mudanya'dan Strasbourg'a
1950'de Mudanya'da doğdu. İlkokulu orada okudu, ardından Galatasaray Lisesi'ne girdi ve okulu birincilikle bitirdi.
1968-1969'da özel bir bursla Fransa'ya gitti. Strasbourg Üniversitesi'nde felsefe ve edebiyat okudu.
Bu ikili tercih rastlantı değil ve sonraki her şeyi belirledi. Başer hiçbir zaman yalnızca felsefeci ya da yalnızca edebiyatçı olmadı; iki alanın arasında durdu.
Fransa'daki yıllarında Jean-Luc Nancy'nin öğrencisi oldu; Jacques Derrida ve Roland Barthes ile tanışma imkânı buldu.
Bu, altmışların sonu ve yetmişlerin Fransa'sı. Yapısalcılık sonrası düşüncenin tam merkezinde, tam da kurulduğu anda bulunmak.
Doktorasını Paris-8 Üniversitesi'nde tamamladı. Tezi iki ayaklıydı: edebiyatta Rimbaud, felsefede Hegel-Marx ilişkisi.
Bu birleşim tuhaf görünebilir. Değil.
Rimbaud, on dokuz yaşında şiiri bırakıp Afrika'ya giden şair; dilin sınırlarını zorlayıp sonra dilden çıkan kişi. Hegel-Marx hattı ise tarihin bir yönü olup olmadığı sorusu.
İkisinin ortak noktası: Bir şey kendi sınırına vardığında ne olur?
Galatasaray yılları
Türkiye'ye döndükten sonra 1993'ten 2017'deki emekliliğine kadar Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde çalıştı.
Yirmi dört yıl. Bir bölümün kurulup oturduğu, bir kuşağın yetiştiği süre.
Galatasaray Üniversitesi'nin Türkiye'deki özel konumu burada önem kazanıyor: Fransızca eğitim veren bir devlet üniversitesi olarak, Fransız düşüncesinin Türkiye'ye aktarımında doğal bir kavşak. Başer bu kavşağın merkezinde durdu.
Emekliliğinden sonra İstanbul Okan Üniversitesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nde ders vermeye başladı: Metinlerle Dünya Tiyatrosu Tarihi.
Bir felsefe profesörünün emeklilikten sonra konservatuvara geçmesi, kariyer planlaması açısından anlaşılmaz görünür.
Düşünsel olarak son derece tutarlıdır.
Neden tiyatro?
Çünkü Başer'in bütün çalışması, felsefi kavramların yalnızca kitaplarda düşünülmediği varsayımına dayanıyor.
Arzu bir romanda düşünülür. Yabancılık bir filmde. Ölüm bir sahnede. Başkalık bir karşılaşmada.
Sitemizde bu hafta ele aldığımız Nermi Uygur dosyasında anlattığımız "felsefeyi kürsüden indirme" çabasının bir kuşak sonraki biçimi bu. Uygur felsefeyi gündelik hayata taşımıştı; Başer sanat biçimlerine.
Aradaki fark yöntemsel: Uygur denemeci, Başer karşılaştırmacı. Filozofu özetlemek yerine filozoflar arasında dolaşıyor.
Lacan: psikanalizi felsefeye geri vermek
Başer'in Lacan kitabı, Türkçede Lacan literatürünün ayırt edici metinlerinden biri.
Ayırt edici, çünkü Lacan'ı klinik bir teknik olarak değil, bir insan anlayışı olarak ele alıyor.
Lacan'ın merkezi tezi şudur: Bilinçdışı, bir dil gibi yapılanmıştır.
Bu cümle çoğu zaman şiirsel bir benzetme sanılır. Değildir. İddia teknik ve serttir.
Bilinçdışı, zihnin derinliğinde saklanan bastırılmış içerikler deposu değildir. Yer değiştirme ve yoğunlaşma gibi işlemlerle çalışan bir yapıdır — ve bu işlemler dilbilimdeki eğretileme ile düzdeğişmecenin karşılığıdır.
Sonuç radikal: Özne kendi kendisinin sahibi değildir. Konuştuğu dil ondan önce vardır ve onu biçimlendirir.
Bu, sitemizde bu hafta ele aldığımız Wittgenstein dosyasındaki özel dil argümanıyla beklenmedik biçimde kesişir. İki düşünür birbirinden habersiz aynı yere varır: Anlam, kafanın içinde özel olarak kurulamaz.
Başer, Lacan'ın Roudinesco tarafından yazılmış iki kitabını da Türkçeye kazandırdı: Lacan Herkese ve Herşeye Karşı ve İçimizdeki Karanlık Taraf.
Levinas: ölüm ve zaman
Başer'in çevirmen kimliği, düşünsel profilinin ayrılmaz parçası.
Emmanuel Levinas'ın Ölüm ve Zaman'ı 2006'da onun çevirisiyle Ayrıntı Yayınları'ndan çıktı.
Levinas çevirmek kolay değil. Çünkü Levinas'ın bütün projesi, Batı felsefesinin ana kavramlarını — varlık, bilgi, özne — bir başkasıyla karşılaşma anından yeniden düşünmek.
Levinas'a göre etik, ontolojiden sonra gelen bir alan değildir. İlk felsefedir. Başkasının yüzüyle karşılaştığımda, onu kavramaya çalışmadan önce ona karşı sorumlu olurum.
Bu tezin Türkçede kurulabilmesi, terimlerin karşılıklarının bulunması demek. Sitemizde bu hafta ele aldığımız Macit Gökberk dosyasında anlattığımız "felsefe dilini kurmak" işinin, bir kuşak sonraki devamı.
Başer ayrıca Maupassant, Rimbaud, André Gide ve Mallarmé çevirileri yaptı. Yani hem felsefe hem edebiyat; hem kavram hem imge.
Derrida'yı doğru anlatmak
Başer'in Derrida okumasında dikkat çeken bir vurgu var.
Türkiye'de Derrida uzun süre "her metin her anlama gelir" biçiminde, yani bir tür anlam keyfiliği olarak sunuldu. Bu, yaygın ama yanlış bir okuma.
Derrida'nın dissémination — dağıtma, saçılma — kavramı, anlamın belirsiz olduğunu söylemez. Anlamın hiçbir zaman tek bir merkeze tam olarak kapanmadığını söyler.
Aradaki fark büyüktür. Birincisi yorumu gereksiz kılar; ikincisi yorumu bitmez kılar.
Ve bu, dün tanıttığımız Schleiermacher'in Hermeneutik Dersleri ile doğrudan bağlantılı: Schleiermacher de anlamayı tek seferde ulaşılan bir durum değil, yaklaşan bir süreç olarak tarif etmişti.
Derrida'nın yaptığı, o sürecin neden asla tamamlanamayacağını göstermek.
Aynı hat, sitemizde bu hafta ele aldığımız Derrida ve yapay zekâ dosyasında bugünün sorularına bağlanıyor.
Neden yeterince konuşulmuyor?
Başer'in Türkiye'deki görünürlüğü, etkisiyle orantılı değil. Bunun birkaç nedeni var.
Birincisi, aracılık görünmez bir iştir. Bir düşünürü çeviren, tanıtan ve tartışmaya sokan kişi, o düşünürün gölgesinde kalır. Türkiye'de Lacan okunuyorsa, Levinas tartışılıyorsa, bunu mümkün kılan emek genellikle kaydedilmez.
İkincisi, disiplinler arası çalışmak kurumsal olarak cezalandırılır. Felsefe, psikanaliz, sinema ve tiyatro arasında dolaşan biri, hiçbirinin "kendi" ismi sayılmaz.
Üçüncüsü, Türkiye'de Fransız düşüncesi uzmanlık alanlarına bölünerek alımlandı. Derrida uzmanları, Deleuze uzmanları, Foucault uzmanları. Başer ise bu isimleri aynı harita üzerinde karşılaştırdı — ki asıl zor olan budur.
Bugün neden okunmalı?
Çünkü Başer'in dolaştığı kesişim bugün her zamankinden canlı.
Bir dil modeli metin üretiyorsa, anlam nerede? Lacan'ın "bilinçdışı dil gibi yapılanmıştır" tezi, dilin öznesiz de işleyebileceğini ima ediyor muydu?
Bir görüntü sentetik olarak üretilebiliyorsa, imgenin tanıklık değeri ne olur? Sitemizde bugün ele aldığımız politik yapay zekâ dosyasının epistemolojik çekirdeği bu.
Bir yapay zekâ ile karşılaşmak, Levinas'ın anlamında bir karşılaşma mıdır? Yüzü olmayan bir muhataba karşı sorumluluk mümkün mü?
Bu soruların hiçbiri tek bir disiplinin içinden cevaplanamıyor.
Nami Başer'in kırk yıldır savunduğu şey de tam olarak buydu.
Nami Başer 1950'de Mudanya'da doğdu. Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde 1993-2017 arasında görev yaptı; halen İstanbul Okan Üniversitesi Konservatuvarı'nda ders veriyor. Başlıca eserleri ve çevirileri: Lacan (Say Yayınları) · Emmanuel Levinas, Ölüm ve Zaman (Ayrıntı, 2006) · Élisabeth Roudinesco, Lacan Herkese ve Herşeye Karşı · Roudinesco, İçimizdeki Karanlık Taraf.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

Azra Erhat: çeviriyi kültürel altyapı olarak düşünen kadın
Onu "İlyada'nın çevirmeni" diye anmak, Cumhuriyet'in en iddialı kültür projelerinden birini görmemek olur. 1948'de üniversiteden atıldı ve asıl etkisi ondan sonra başladı. Sorduğu soru bugün hâlâ tartışılıyor: Anadolu'nun geçmişi kimin geçmişidir?
Azra Erhat

Nermi Uygur: felsefeyi bisikletle taşıyan adam
Doktorasını Köln'de kültür bilimlerinin ontolojik yapısı üzerine yaptı, Avrupa'yı bisikletle dolaşarak fenomenoloji üzerine çalıştı, sonra Türkiye'de felsefeyi kürsüden indirip mutfağa, sokağa, dile soktu. Nermi Uygur'un mirası bir sistem değil — bir dikkat biçimi.







.jpg?width=500)


.jpg?width=500)
.jpg?width=500)


