Hilmi Ziya Ülken'in soruları neden hâlâ cevaplanmadı?
Türk düşünce hayatının en üretken ismi öleli yarım yüzyıldan fazla oldu. Ama bilgi ile değer, tercüme ile düşünce üretimi, millî kimlik ile evrensellik arasında kurduğu sorular, yapay zekâ çağında beklenmedik biçimde tazeleniyor.
Haber Merkezi
Felsefe Haberleri yayın kurulu.

Bir düşünürün güncelliği, verdiği cevapların hâlâ geçerli olmasıyla ölçülmez. Sorduğu soruların hâlâ cevapsız olmasıyla ölçülür.
Hilmi Ziya Ülken bu ölçüte göre fazlasıyla güncel.
3 Ekim 1901'de İstanbul'da doğdu, 5 Haziran 1974'te yine İstanbul'da öldü. Ama biyografisini bu iki tarih arasına sıkıştırmak, Cumhuriyet Türkiyesi'nin yetiştirdiği en kapsamlı entelektüel profillerden birini eksik anlatmak olur.
Tek kişilik bir kurum
Ülken aynı anda filozof, sosyolog, düşünce tarihçisi, eğitimci, yayıncı ve çevirmen olarak çalıştı.
İstanbul Üniversitesi'nde Türk düşüncesi, mantık, değerler kuramı, İslâm felsefesi, ahlâk ve sosyoloji dersleri verdi; sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat ve Eğitim fakültelerinde görev yaptı. 1957'de ordinaryüs profesör oldu.
Ancak onu önemli kılan unvanları değil. Yaptığı iş şuydu: Türkiye'nin düşünce problemlerini, Türkiye'nin tarihsel tecrübesi ile dünya düşüncesinin birikimi arasında tartışmak.
Ardında olağanüstü geniş bir külliyat bıraktı: Aşk Ahlâkı, Türk Tefekkür Tarihi, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, İçtimaî Doktrinler Tarihi, İslâm Düşüncesi, Tarihî Maddeciliğe Reddiye, Felsefeye Giriş, Bilgi ve Değer, Eğitim Felsefesi, Varlık ve Oluş ve iki ciltlik Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi.
1938-1943 arasında çıkardığı İnsan dergisi, onun yalnızca akademik çevrede kalan bir profesör olmadığını gösteriyor. Ülken'i "kitap yazarı" olarak değil, düşünce ortamı kurucusu olarak okumak gerekir.
Asıl mesele: Türkiye neden düşünce üretemiyor?
Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi bir tarih kitabı gibi görünür. Değildir.
Ülken orada geçmişte yaşamış fikir adamlarını sıralamıyor. Sorduğu soru şu: Türkiye'de neden süreklilik taşıyan, eleştirel ve özgün bir düşünce geleneği yeterince gelişemedi?
Verdiği yanıtlarda kaynak yetersizliği, toplumsal ve siyasal istikrarsızlık ve Batı düşüncesinin yeterince derinlikli bilinmemesi öne çıkar. Cumhuriyet'in büyük bir kültürel ve siyasal dönüşüm gerçekleştirdiğini kabul eder; ama bunun düşünce hayatında kendiliğinden bir sıçrama yaratmadığını da söyler.
Bu teşhis, kitabın yayımlandığı yıllardan bugüne aktarıldığında kaybolmuyor. Üniversitelerde, düşünce kuruluşlarında ve dijital mecralarda dolaşan soru hâlâ aynı: Türkiye neden kendi düşünce gündemini kurmakta zorlanıyor?
Tercüme: yapay zekâ çağında okunacak bir kitap
Ülken'in bugün en beklenmedik biçimde güncellenen eseri Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü.
Kitabın tezi şu: Tercüme, bir dilden ötekine metin aktarmak gibi teknik bir iş değildir. Medeniyetlerin karşılaşmasının ve düşüncenin yeniden üretilmesinin temel araçlarından biridir. Ülken bu tezi, Yunancadan Arapçaya, Arapçadan Latinceye uzanan büyük çeviri dalgalarını inceleyerek kuruyor.
Bu düşünce, saniyeler içinde binlerce sayfanın çevrilebildiği bir dünyada daha da ilginç hâle geliyor.
Çünkü artık soru "Bir metni çevirebiliyor muyuz?" değil. Soru şu:
Çevirdiğimiz bilgiyi anlayabiliyor, eleştirebiliyor ve kendi düşüncemize dönüştürebiliyor muyuz?
Tercümenin teknik maliyeti düşerken, entelektüel tercümenin önemi artıyor. Bir düşünceyi başka bir dile aktarmak kolaylaşırken, o düşüncenin arkasındaki kavramları, tarihsel bağlamı ve felsefi varsayımları anlamak insanın işi olarak kalıyor.
Ülken'in kitabı bu açıdan bir kültür tarihi çalışması olmaktan çıkıp, bilginin nasıl dolaşıma girdiği ve nasıl düşünceye dönüştüğü sorusunun erken bir habercisi hâline geliyor.
Bilgi çoğaldıkça hakikat neden kolaylaşmıyor?
Bilgi ve Değer bugün başlığıyla bile dikkat çekiyor.
Tarihte hiç olmadığı kadar büyük bir bilgi hacmine erişiyoruz. Ama bilgi miktarının artması otomatik olarak daha bilgili toplumlar üretmiyor. Tersine, dezenformasyon ve bilgi kirliliği modern toplumların temel problemlerinden biri hâline geldi.
Ülken'in ayrımı burada işe yarıyor: Bilmek ile doğruyu seçmek aynı şey değildir.
Bir insanın elinde çok fazla bilgi bulunabilir; ama o bilginin hangi amaçla kullanılacağı sorusu değerler alanına aittir.
Yapay zekâ bu problemi ortadan kaldırmıyor, görünür kılıyor. Bir sistem milyonlarca bilgi parçasını bir araya getirebilir. Ama hangi bilginin önemli olduğu, hangi amacın iyi olduğu, hangi kararın adil olduğu soruları hesaplamaya indirgenemiyor.
Sitemizde aktardığımız yapay zekâ ve felsefe tartışması da tam bu ayrımın etrafında dönüyor.
Eğitim: bilgi aktarmak mı, insan yetiştirmek mi?
Eğitim Felsefesi'nde Ülken eğitimi okul, müfredat ve ders kitabı çerçevesinde ele almıyor. Ona göre eğitimin amacı, insanın düşünme, değerlendirme ve toplumsal hayata katılma kapasitesini geliştirmektir.
Bugünkü eğitim tartışmasının sıkıştığı yer de burası. Öğrencilere giderek daha fazla bilgi yükleniyor; eleştirel düşünme, muhakeme, estetik duyarlılık ve ahlâkî sorumluluğun nasıl geliştirileceği ise çözülmemiş bir mesele olarak duruyor.
Sınavların ve algoritmik araçların belirleyici olduğu bir ortamda Ülken'in sorusu yeniden sorulabilir: Eğitimin amacı bilgi sahibi bireyler yetiştirmek mi, kendi değerlerini tartabilen insanlar yetiştirmek mi?
Aşk Ahlâkı: başarı çağında ahlâk
1931 tarihli Aşk Ahlâkı, Ülken'in en genç yaşta yazdığı önemli kitaplardan.
Oradaki ahlâk anlayışı kurallara uymaktan ibaret değil. İnsan, kendisini aşan bir değer alanına yönelmeden, yalnızca çıkarlarının peşinden giderek insanlaşamaz.
Bu fikir, başarı, kariyer ve kişisel performans kavramlarının hayatı kuşattığı bir çağda okunabilir. Bugünün insanına sürekli daha üretken, daha görünür, daha başarılı olması söyleniyor. Bütün bu "daha fazla"ların arasında eski bir soru kayboluyor: Daha iyi bir insan olmak ne demektir?
Teknoloji insanın ne yapabileceğini genişletiyor; ne yapması gerektiği sorusuna cevap vermiyor.
"İnsanî vatanperverlik"
İnsanî Vatanperverlik, Ülken'in bugün en tartışmaya değer kitaplarından biri.
Tezi şu: Millî kimlik ile insanlık fikri birbirinin düşmanı olmak zorunda değil. Vatan sevgisi, başka toplumlara düşmanlık üretmeyi gerektirmez.
Bu yaklaşım basit bir "ya o ya bu" ikiliğine karşı daha karmaşık bir düşünme biçimi öneriyor: İnsan kendi tarihine ve kültürüne bağlı olabilir; bu bağlılık insanlığın ortak değerlerini reddetmeyi gerektirmez.
Kimlik siyasetinin sertleştiği bir dünyada bu fikir hiç eski görünmüyor.
İslâm düşüncesi ile Batı düşüncesi arasında
Ülken'in ayırt edici özelliklerinden biri, Doğu ve Batı düşüncesini birbirinden kopuk iki dünya olarak görmemesiydi.
Fârâbî, İbn Sînâ, İbn Rüşd ve İbn Haldûn üzerine çalışırken aynı anda modern Avrupa felsefesini ve sosyolojisini yakından takip etti.
Bu tavırla onun projesi, Türkiye'nin modernleşmesini "Doğu'dan Batı'ya geçiş" hikâyesi olarak değil, farklı düşünce geleneklerinin karşılaşması olarak anlamaya çalışıyordu.
Bu, bugün de önemli. Çünkü modern dünyanın meselesi artık yalnızca Batılılaşmak değil; farklı bilgi ve düşünce geleneklerinin birbirleriyle nasıl konuşabileceği.
Cevaplanmamış sorular
Ülken'in dünyası ile bizimki arasında büyük farklar var. O imparatorluktan Cumhuriyet'e geçişi, iki savaş arası çalkantıyı ve Soğuk Savaş'ın başlangıcını yaşadı; biz dijitalleşmenin, yapay zekânın ve yeni kimlik mücadelelerinin dünyasında yaşıyoruz.
Ama sorular şaşırtıcı biçimde değişmedi:
- Bilgi nasıl düşünceye dönüşür?
- Bir toplum kendi düşünce geleneğini nasıl oluşturur?
- Modernleşmek ne demektir?
- Millî kimlik ile evrensellik nasıl bağdaştırılır?
- Eğitimin amacı nedir?
- Bilim bize neyi söyleyebilir, neyi söyleyemez?
- İyi bir toplum nasıl kurulur?
Değişen yalnızca soruların sorulduğu tarihsel koşullar.
Ülken'in mirasının belki de en önemli tarafı bu: Hazır cevaplar bırakmaktan çok, Türkiye'nin kendi kendisine sorması gereken soruları bıraktı.
Çünkü bir ülkenin entelektüel bağımsızlığı kendi kitaplarını yayımlamasıyla değil, kendi sorularını sorabilmesiyle başlar.
Yarım yüzyıl sonra o sorular hâlâ masanın üzerinde duruyor.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

Münif Paşa ve hukuk felsefesi: hukuk, felsefenin görünür hâli midir?
Mecmua-i Fünun'un kurucusu Münif Paşa, Osmanlı'da modern düşüncenin taşıyıcılarından biriydi. Hukuk felsefesi açısından bakıldığında mirası daha da belirginleşiyor: Kanunlar bir toplumun nasıl yönetildiğini değil, insanı nasıl gördüğünü gösterir.

Amfiden ekrana: Türkiye'de akademik felsefenin dijital arşivi büyüyor
Felsefe dernekleri, üniversite bölümleri, kültür kurumları ve bağımsız düşünce çevreleri seminerlerini yıllardır YouTube'a taşıyor. Ortaya dağınık ama giderek genişleyen bir arşiv çıkıyor. Sorun içerik eksikliği değil; bu içeriğin bulunabilir olmaması.







.jpg?width=500)


.jpg?width=500)
.jpg?width=500)


