Yapay zekâ ekonomiyi büyütürken dünya daha mı eşitsiz hâle geliyor?
IMF'nin 13 Ekim'de açıkladığı Dünya Ekonomik Görünümü, yapay zekâ yatırımlarının 2026 büyümesini yüzde 3,1'e taşıdığını söylüyor; ama petrol 100 doların üstünde, borçlar artıyor ve 'daha fazla ülke geride kalıyor'. Aristoteles, Rawls ve Sen'le sorulan soru: Bir ekonomi büyürken toplumun bir bölümü geride kalıyorsa, gerçekten ilerlemiş sayılır mıyız?
Dış Haberler Servisi
Yurt dışı felsefe gündemini izler.

Dünya ekonomisinin bugünkü tablosunda bir çelişki var: Yapay zekâya yapılan yatırımlar büyümenin başlıca kaynaklarından biri hâline gelirken, bu dönüşümün yararlarının ülkeler ve toplumlar arasında nasıl paylaşılacağı belirsizliğini koruyor.
Uluslararası Para Fonu 13 Ekim'de yayımladığı Dünya Ekonomik Görünümü'nde 2026 için küresel büyüme tahminini yüzde 3,1'e yükseltti; temmuzdaki öngörü yüzde 3'tü, 2027 tahmini yüzde 3,4. Reuters'ın aktardığı değerlendirmeye göre bu sınırlı iyileşmenin arkasında yapay zekâ altyapısına yönelik güçlü yatırımlar var; veri merkezleri, çipler ve bulut altyapısı, Orta Doğu'daki savaşın yarattığı enerji şokunu dengeliyor. Ama fon iyimser değil: Petrol 100 doların üzerinde, kamu borçları artıyor, Orta Doğu'daki savaş uzuyor ve en önemli risk, yapay zekâ yatırımlarından beklenen kârlılığın gerçekleşmemesi. Raporun bir senaryosuna göre yapay zekâ hisselerinde bir düzeltme, 2028'e kadar küresel üretimi yüzde 0,4'e, servet etkileri ve sıkılaşan finansal koşullarla birlikte yüzde 0,6'ya kadar aşağı çekebilir. Ve raporun en çok alıntılanan cümlesi: Daha fazla ülke "geride kalıyor" ve borç yüküne karşı kırılganlaşıyor.
Bu veriler teknik bir tartışma gibi görünebilir. Oysa altında daha eski bir soru var: Büyüme rakamları yükselirken ortaya çıkan değer kimin elinde toplanıyor, maliyetleri kim üstleniyor; ve ekonomik gelişmeyi yalnızca üretilen toplam değere mi bakarak değerlendirmeliyiz, yoksa bu değerin insan yaşamını nasıl değiştirdiğine de mi?
Büyüme ile gelişme arasındaki fark
Yapay zekâ yalnızca bir yazılım teknolojisi değil; üretimi, hizmetleri, bilimsel araştırmayı, lojistiği ve çalışma hayatını dönüştürme kapasitesi olan bir genel amaçlı teknoloji. Şirketler daha düşük maliyet ve yeni pazarlar için yatırım yapıyor; bu yatırımlar, teknoloji üretiminde ve altyapı tedarikinde güçlü ülkeler için fırsat yaratıyor. IMF'nin euro bölgesi tahminini yükseltmesinin gerekçelerinden biri, bu ülkelerin yapay zekâ değer zincirine katılımı. Buna karşılık sermayeye, teknik altyapıya ve nitelikli iş gücüne erişimi sınırlı ekonomiler aynı fırsatlardan yararlanamıyor; dahası, enerji maliyetlerindeki artıştan daha fazla etkileniyor. Dolayısıyla yapay zekânın ekonomik etkisi teknolojinin verimliliğiyle değil, teknolojiyi geliştirme, kullanma ve elde edilen değerden pay alma imkânlarıyla belirleniyor.
Burada iktisadın eski bir ayrımı yardımcı olur: Büyüme üretilen değerdeki artıştır; gelişme ise insanların eğitim, sağlık, güvenlik, özgürlük ve yaşam olanaklarının nasıl değiştiğini kapsar. Bir ülkenin çıktısı artabilir; ama artışın büyük bölümü sınırlı sayıda şirketin gelirine yansıyor, çalışanların pazarlık gücü azalıyor ve temel hizmetlere erişim zorlaşıyorsa, büyümenin toplumsal anlamı ayrıca sorulmalıdır. Bir ekonominin daha fazla değer üretmesi, o ekonomide yaşayanların daha iyi yaşadığı anlamına kendiliğinden gelmez.
Aristoteles: İyi yaşamın ölçüsü
Ekonomik ilerlemeyi üretim ve tüketim miktarlarıyla ölçmek, insan yaşamının amacı hakkında bir varsayım içerir: Daha fazla maddi kaynağın her durumda daha iyi bir yaşam demek olduğu. Aristoteles'in Nikomakhos'a Etik'teki eudaimonia kavramı bu varsayımı sorgulamak için hâlâ en güçlü başlangıç noktası: İyi yaşam haz ya da zenginlik değil, insanın yetilerini erdemli etkinlikte gerçekleştirdiği bütünlüklü bir durumdur; zenginlik "açıkça aradığımız iyi değildir, çünkü yalnızca yararlıdır, başka bir şey içindir" (I.5). Ekonomi, iyi yaşamın koşullarını sağlayan araçlardan biridir, amacı değil. Bir toplum yapay zekâ sayesinde daha çok üretebilir; ama üyeleri sürekli iş güvencesizliği yaşıyor, ekonomik kararlar üzerinde söz sahibi olamıyor ve teknolojinin imkânlarına erişemiyorsa, ekonomik başarı ile iyi yaşam arasında bir mesafe açılır. Aristoteles'i bugüne doğrudan uygulamak tarihsel farkları yok saymak olur; ama sorusu kalır: Üretilen zenginlik hangi insanî amaçlara hizmet ediyor?
Rawls: Eşitsizlik ne zaman haklıdır?
John Rawls'un Bir Adalet Teorisi (1971), adaleti toplumun temel kurumlarının düzenlenmesi sorunu olarak koyar ve ünlü "fark ilkesi"ni önerir: Toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler ancak en az avantajlı konumdakilerin yararına olacak biçimde düzenlendiğinde ve herkese açık konumlara bağlı olduğunda haklıdır. Bu ilke yapay zekâ ekonomisi için somut bir sınama sunuyor. Bir şirket yapay zekâyla maliyetlerini düşürüp gelirini artırdığında bu bir başarıdır; ama aynı süreçte işini kaybeden, yeniden eğitime erişemeyen ve üretkenlik artışından pay alamayan çalışanlar varsa, eşitsizlik Rawls'un ölçütünü geçemez. Rawls farklılıkların kaldırılmasını istemez; kurumların bu farklılıkları hangi koşullarda ürettiğini sorar. Bu yüzden yapay zekâ kazançlarının vergilendirilmesi, çalışanların yeniden eğitimi, dijital altyapının yaygınlaştırılması ve kamu hizmetlerinin güçlendirilmesi gibi politikalar yalnızca ekonomik tercih değil, adalet tartışmasının parçasıdır. Rawls'un kuramı belirli bir vergi oranı vermez; kurumların adilliğini değerlendirmek için ölçüt verir.
Sen: Gelir neden yetmez?
Amartya Sen'in yapabilirlik yaklaşımı (Özgürlükle Kalkınma, 1999) üçüncü bir ölçüt ekler: İnsanların refahını gelirleriyle değil, gerçekten neleri yapabildikleriyle ve nasıl bir yaşam sürdürebildikleriyle değerlendirmek. Aynı gelire sahip iki kişi sağlık, eğitim ve toplumsal koşullar nedeniyle çok farklı yaşam imkânlarına sahip olabilir; kaynak kadar, kaynağı anlamlı yaşam olanaklarına dönüştürebilmek önemlidir. Yapay zekâ çağında bu şu anlama gelir: Dijital hizmetlerin yaygınlaşması verimliliği artırabilir; ama nüfusun bir bölümü güvenilir bağlantıya, dijital becerilere ve uygun fiyatlı cihazlara erişemiyorsa aynı gelişme herkes için eşit olanak yaratmaz. Yapay zekâ sağlıkta devrim yapabilir; ama yalnızca yüksek gelirlilerin erişebildiği sistemlerde kalırsa toplumun sağlık olanakları aynı ölçüde iyileşmez. Sen'in ölçütü soruyu somutlaştırır: Teknolojik gelişme, insanların gerçek yaşam seçeneklerini ne ölçüde genişletiyor?
Kazananlar ve geride kalanlar
IMF'nin "daha fazla ülke geride kalıyor" uyarısı, büyümenin dağılımına dair. Teknoloji geliştiren ekonomiler, gelişmiş yarı iletken üretiminde yer alan ülkeler ve altyapı tedarikçileri dönüşümden doğrudan yararlanıyor; değer zincirine sınırlı katılan ve enerji maliyetinden daha çok etkilenen ekonomiler kırılgan. Eşitsizlik ülkeler arasında olduğu kadar içinde de: Yapay zekâ araçlarına yatırım yapabilen şirketler üretkenlik artışından yararlanırken, bu araçlara erişemeyen küçük işletmeler rekabet baskısıyla karşılaşıyor; bazı mesleklerde yeni işler doğarken bazı görevler azalıyor. Bununla birlikte yapay zekânın herkesi işsiz bırakacağı ya da kazançların zorunlu olarak teknoloji şirketlerinde toplanacağı söylenemez; sonuçlar teknolojinin gelişimine, işletmelerin tercihlerine, kamu politikalarına ve iş gücünün uyum kapasitesine bağlı. Felsefi sorun teknolojik değişimin iyi ya da kötü olması değil, fırsatların ve maliyetlerin nasıl dağıtıldığı. Bir ülkenin yapay zekâ yatırımlarından pay alamaması yalnızca daha az büyümesi demek değil; eğitim ve araştırma kapasitesindeki fark, bir sonraki dönüşümden yararlanma kapasitesini de belirleyen bir döngüye dönüşebilir. Varoufakis'in teknofeodalizm tezi ve yapay zekânın ekonomi-politiği üzerine yazdıklarımız bu döngünün mülkiyet boyutuna bakıyordu.
Enerji, savaş, borç
Yapay zekâ ekonomisi algoritmalardan ibaret değil: Veri merkezleri, çip üretimi, elektrik altyapısı ve soğutma sistemleri maddi bir yapı oluşturuyor; bu yüzden teknolojik büyüme enerji fiyatlarından ve jeopolitikten bağımsız değil. IMF'nin değerlendirmesinde Orta Doğu'daki savaş ve yüksek petrol fiyatları aşağı yönlü risk; artan kamu borçları ise devletlerin yeni şoklara karşı mali alanını daraltıyor. Bu, dağıtıcı adalet tartışmasını daha da zorlaştırıyor: Devletler yapay zekâ araştırmalarını ve dijital altyapıyı desteklemek isterken enerji güvenliği, sağlık, eğitim ve sosyal korumaya da kaynak ayırmak zorunda. Yapay zekâ altyapısına yapılan yatırımın toplumsal getirisi şirketlerin geliriyle ölçülemez; istihdama, araştırmaya, kamu hizmetlerine, enerji sistemlerine ve çevreye etkileri de hesaba katılmalı. İlerlemenin maliyetlerini kimin karşıladığı, ilerlemenin adalet açısından nasıl yorumlanacağını belirleyen temel unsur.
Hangi ölçütler?
Gayrisafi yurt içi hasıla ekonomik faaliyetin hacmini ölçmek için önemli bir gösterge; ama refahın bütününü ölçmek için tasarlanmadı. Üretim artarken gelir dağılımı bozulabilir, çevresel maliyet yükselebilir, çalışma saatleri artarken boş zaman azalabilir; bazı yenilikler ise istatistiklere yansımayan yararlar sağlar. Büyüme oranları gereksiz değil, ama tek başına yeterli de değil. Daha kapsamlı bir değerlendirme gelir dağılımı, yoksulluk, eğitim, sağlık, iş güvencesi, toplumsal hareketlilik ve ekonomik kararlara katılım gibi ölçütleri birlikte ister; ama adaletin bütün boyutlarını tek bir endekste toplamak da kolay değil, özgürlük ile eşitlik, güvenlik ile yaşam kalitesi arasında gerilimler çıkar. İyi bir değerlendirme sistemi daha fazla gösterge üretmekle yetinmemeli, hangi değerlerin neden önemli olduğunu da açıklamalı.
Teknolojik ilerleme kimin için ilerlemedir?
IMF'nin Ekim 2026 raporu, yapay zekâ yatırımlarının küresel büyümeyi taşıdığı bir dönemde savaş, enerji ve borcun görünümü kırılganlaştırdığını gösteriyor. Aristoteles'in iyi yaşam sorusu, Rawls'un adalet ilkeleri ve Sen'in yapabilirlik yaklaşımı farklı geleneklerden gelir ama aynı noktada buluşur: İnsanların yaşam koşullarını değerlendirmek için üretilen toplam zenginliğe bakmak yetmez. Teknolojik gelişme büyük kazançlar yaratırken toplumun önemli bir kesimini bu kazançlara erişemeyen bir konuma itiyorsa, büyüme gerçekleşmiş olabilir; ama adil gelişmenin koşulları henüz oluşmamış demektir. Ekonomik ilerlemenin asıl sorusu belki şu: İnsanlık daha fazla zenginlik üretebiliyor mu değil, ürettiği zenginliği daha fazla insanın özgür, güvenli ve anlamlı bir yaşam sürebilmesi için kullanabiliyor mu?
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

Ekolojik Krizi Biliyoruz, Peki Neden Hâlâ Değişmiyoruz?
13-15 Ekim'de Paris 1 Panthéon-Sorbonne'da toplanan 'Penser au bord du monde' (Dünyanın Kıyısında Düşünmek) kolokyumu, Fransızca çevre felsefesinin ilk kapsamlı envanterini çıkarıyor. Çağrı metnindeki paradoks açık: Yeryüzünün durumu kötüleşiyor, bilimsel bilgi artıyor, ama doğayı sömüren iktidar yapıları güçleniyor. Bilgi ile eylem arasındaki uçurumu felsefe nasıl düşünür?







.jpg?width=500)






