Ekolojik Krizi Biliyoruz, Peki Neden Hâlâ Değişmiyoruz?
13-15 Ekim'de Paris 1 Panthéon-Sorbonne'da toplanan 'Penser au bord du monde' (Dünyanın Kıyısında Düşünmek) kolokyumu, Fransızca çevre felsefesinin ilk kapsamlı envanterini çıkarıyor. Çağrı metnindeki paradoks açık: Yeryüzünün durumu kötüleşiyor, bilimsel bilgi artıyor, ama doğayı sömüren iktidar yapıları güçleniyor. Bilgi ile eylem arasındaki uçurumu felsefe nasıl düşünür?
Dış Haberler Servisi
Yurt dışı felsefe gündemini izler.

İklim değişikliği hakkında her yıl daha fazla veriye sahibiz. Biyolojik çeşitlilik kaybını ölçebiliyor, kirliliğin etkilerini modelleyebiliyor, "gezegensel sınırlar"ı sayıyla ifade edebiliyoruz. Buna rağmen ekolojik yıkım sürüyor; hatta çağrı metninin söylediği gibi, doğanın sahiplenilmesini ve sömürülmesini örgütleyen iktidar yapıları güçleniyor. Bilgi arttıkça davranışın da değişmesini mi beklemeliydik? Değişmiyorsa sorun nerede?
Bu soru, 13-15 Ekim'de Paris 1 Panthéon-Sorbonne'un Panthéon Merkezi'nde toplanan "Penser au bord du monde" (Dünyanın Kıyısında Düşünmek) kolokyumunun merkezinde. Alt başlığı iddialı: "Çevre felsefesinin durumu ve perspektifleri." Düzenleyiciler Fransızca çevre felsefesinin farklı kuşaklarını ve merkezlerini temsil ediyor: Andrea Angelini (Paris 8), Paul Guillibert (CNRS, Paris 1), Émilie Hache (Paris Nanterre), Virginie Maris (CNRS, Montpellier) ve Ferhat Taylan (Bordeaux Montaigne). Katılım ücretsiz ama her gün için ayrı kayıt gerekiyor; bildiriler Fransızca.
İki kaynak, bir parçalanma
Çağrı metni çevre felsefesinin tarihini iki kaynağa bağlıyor. Anglofon dünyada 1970'lerde çevre etiği, doğayla ilişkiler ve ekolojik krizin ahlaki-siyasal sorumlulukları etrafında kuruldu: Ekosantrizm, derin ekoloji, ekofeminizm, çevresel pragmatizm; amaç felsefeyi antroposantrik ya da patriyarkal olmayan temellere oturtmaktı. Avrupa'da ise paralel bir damar sanayi toplumlarının ve teknik dinamiklerin eleştirisi etrafında gelişti: Teknik sistemlerin özerkleşmesi, üretimci mantıklar, doğayı sömüren ekonomik rasyonaliteler ve insanın gezegen üzerindeki emsalsiz gücünün etik sonuçları. Bugünkü manzara bu iki kaynağın parçalanmış bir kesişimi: İnsanın doğadaki yeri ve öteki canlılarla ilişkisi; yaşam, iklim ve yer bilimlerinin kavramlarının incelenmesi; krizin kurumlarca ele alınmasının normatif sorunları. Düzenleyicilerin amacı iki katlı: Fransızca çevre felsefesinin envanterini çıkarmak ve onu kuran yaklaşımları, gelenekleri ve yöntemleri birbiriyle konuşturmak.
Bilim ne olduğunu söyler; ne yapmamız gerektiğini kim söyler?
Çağrının ikinci sorusu bilim-siyaset ilişkisi. İklim bilimleri gezegensel dönüşümü kavramanın baskın çerçevesini üretti; ama bilimsel bilginin normatif eşikler (gezegensel sınırlar gibi) belirleme otoritesi, demokrasi ile uzmanlık arasındaki gerilim, değer tarafsızlığı ve angaje bilim tartışmaları açık. Belirli bir çevresel etkinin gerçekleşeceğini bilmekle o etkiyi önlemek için hangi bedellerin kabul edileceğine karar vermek aynı şey değildir. Maliyetleri kim ödeyecek, hangi topluluklar korunacak, hangi çıkarlar sınırlanacak: Bu soruların cevabı verilerden otomatik olarak çıkmaz. Etik ve siyaset felsefesi tam burada devreye girer. Bu, bilimin yetersiz olduğu anlamına gelmez; bilimsel bulguların hangi kararları desteklediğini ve hangi normatif soruların ayrıca tartışılması gerektiğini ayırt etmek demektir.
"Doğa" kavramlarını yeniden düşünmek
Üçüncü eksen kavramsal: Natüralizm-antinatüralizm tartışması "doğa", "canlı", "biyoçeşitlilik", "ortam" (milieu) gibi kavramların anlamlarını yeniden değerlendirmeye zorladı. Medyada dolaşan "canlının felsefesi" ifadesi yanıltıcı olduğu kadar düşündürücü: İnsan dışı failliklerin felsefi geleneğin büyük ölçüde boşalttığı sahneye geri dönüşünü işaret ediyor. Çağrı, doğa, Yer, canlı, iklim, biyosfer, ekosistem kavramlarının doğa bilimleriyle sosyal bilimler, hükûmet teknolojileriyle toplumsal hareketler arasındaki sınırda nasıl farklı epistemik ve siyasal kullanımlara girdiğinin incelenmesini istiyor. Modern ekonomik düşüncenin doğayı üretim girdisi olarak görmesi (orman kereste, nehir enerji, toprak tarım) anlaşılırdır; ama değeri ekonomik faydaya indirgemek, insan yaşamının bağlı olduğu ekolojik ilişkileri ve öteki canlıların çıkarlarını gözden kaçırır.
Baskı ve özgürleşme: Bireysel tercih yetmez
Dördüncü eksen krizi adalet sorusuyla birleştiriyor: Çevre politikaları adaletsizlikleri derinleştirebilir de, özgürleşme yolları açabilir de. Kıtlık koşullarında özgürlükler; kadınların tahakkümü ile doğanın tahakkümü arasındaki tarihsel bağ; sermaye-emek ilişkisinin kaynak çıkarımı ve bütün canlıların sömürüsüyle kurucu bağı; ırksal baskıların Yer'in sömürgeci ele geçirilişinden hareketle yeniden düşünülmesi. Bu çerçeve, krizi bireysel tüketim alışkanlıklarıyla anlatan popüler söyleme de bir cevap: Bir insanın daha çevreci tercih yapabilmesi yalnızca iradesine bağlı değildir; altyapı, gelir, çalışma koşulları ve kamu politikaları seçenekleri genişletir ya da daraltır. Bütün sorumluluğu tüketiciye yüklemek yapısal sorunları görünmez kılar; bütün sorumluluğu kurumlara yüklemek ise bireysel tercihin önemini ortadan kaldırmaz.
Felsefenin katkısı: Çerçeveyi değiştirmek
Çağrı metninin ilk ekseni, çevre felsefesinin kendi kimliğini sorguluyor: Çevresel beşerî bilimler içinde felsefenin özgül katkısı ne? Fikirlerin çevresel tarihi mi, normatif açıklık mı, gündelik dilin kavramsal çözümlemesi mi; yoksa ekolojik düşüncenin açtığı "disiplinsiz" bir alan mı? "Saha felsefesi" ve bilimkurgu ya da doğa yazısıyla diyalog gibi yeni yöntemler, felsefenin yöntemlerinin yenilenmesini gündeme getiriyor. Öğretim de ayrı bir sorun: Çevre felsefesinin sınırları geçirgen bir külliyatı var ve ortaöğretimde ne okutulacağı kolektif düşünme gerektiriyor.
Kolokyum henüz başlamadı; sonuçları hakkında hüküm vermek mümkün değil. Ama çağrının koyduğu problem, çevre felsefesinin neden güncel olduğunu açıkça gösteriyor. İnsanlık krizi anlamak için yeterince bilgi üretiyor; bu bilgiyi davranışa, kuruma ve siyasal karara dönüştürmesini engelleyen nedir? Felsefenin katkısı, ekolojik krizi yalnızca daha iyi teknolojiyle çözülecek bir problem olarak görmemek. Teknolojik çözümler önemli; ama hangi teknolojilerin geliştirileceği, kimin yararına kullanılacağı ve büyümenin hangi sınırlarda sürdürüleceği ayrıca tartışılması gereken meseleler. Bu soruya cevap aramak, doğayı nasıl koruyacağımızı değil, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizi tartışmayı gerektiriyor. Kolokyumun adı tam bunu söylüyor: Dünyanın kıyısında, yani sınırında ve eşiğinde düşünmek.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler
Almanya'da felsefeciler Nazizm geçmişini yeniden araştırıyor
Alman Felsefe Derneği (DGPhil) bünyesinde kurulan 'Felsefe ve Nasyonal Sosyalizm' çalışma grubu, disiplinin en az araştırılmış bölümünü mesele ediyor: 1933-1945'te filozofların rejime katılımı, kurumların dönüşümü, sürgün ve savaş sonrasının sessizliği. Gerekçe çarpıcı: Felsefe sözlüklerinde bu konuya ayrılmış madde hâlâ yok.
Martin Heidegger








.jpg?width=500)






