Husserl fenomenolojisi yapay zekâya ne söyleyebilir?
Yapay zekâ bir görüntüyü tanıyabilir, bir metni çözümleyebilir, bir nesne hakkında doğru tahminlerde bulunabilir. Peki bunlar, o nesnenin nasıl göründüğünü ya da ne anlama geldiğini deneyimlediği anlamına gelir mi? Husserl'in yönelimsellik, ufuk ve yaşam dünyası kavramları, teknik başarı ile deneyim arasındaki ayrımı yeniden düşünmek için güçlü bir başlangıç noktası sunuyor.
Kültür Servisi
Kitap, dergi ve etkinlik haberleri.

Bir yapay zekâ sistemi fotoğraftaki nesneleri tanıyabilir, bir yüz ifadesini sınıflandırabilir, bir odanın tarifini yapabilir ya da bir resmin kompozisyonunu çözümleyebilir. Cevabı kimi zaman şaşırtıcı derecede isabetlidir. Fakat bu başarı, felsefenin çok daha eski bir sorusunu ortadan kaldırmaz: Bir şeyi doğru biçimde tanımak ile o şeyi deneyimlemek aynı şey midir?
Bu sorunun peşinden gitmek için çağdaş yapay zekâ literatürüne olduğu kadar, Edmund Husserl'in (1859-1938) fenomenolojisine de bakmak gerekir. Husserl bilinci dış dünyadan gelen bilgileri kaydeden pasif bir mekanizma olarak ele almaz; deneyimin nasıl kurulduğunu, bir şeyin bilince nasıl göründüğünü ve nesnelerin bizim için nasıl anlam kazandığını araştırır. Bu bakış yapay zekânın ne yapabildiğini inkâr etmek için değil, teknik performans ile yaşantı arasındaki farkı daha dikkatli tarif etmek için önemlidir. Ve bu tartışmanın bir tarihi var: Hubert Dreyfus, 1972'de yayımladığı What Computers Can't Do ile Husserl ve Heidegger'den aldığı araçlarla sembolik yapay zekâyı eleştirmiş, bedensiz, bağlamsız bir zekânın gündelik dünyayı anlayamayacağını savunmuştu. Bugünün dil modelleri Dreyfus'un eleştirdiği kural tabanlı sistemler değil; ama sorusu yerinde duruyor.
Görmek, yalnızca görüntü verisini işlemek midir?
Gündelik dilde "görmek" sözcüğünü hem biyolojik algı hem de bir görüntüyü tanıma anlamında kullanırız. Bir insan masanın üzerindeki fincanı gördüğünde yalnızca renk ve biçimlerden oluşan bir veri kümesini sınıflandırmaz. Fincan belirli bir çevrenin içinde, belirli bir kullanım imkânıyla ve geçmiş deneyimlerle ilişkili olarak görünür: Onu tutabileceğini, içindeki kahvenin sıcak olabileceğini, masanın kenarından düşebileceğini de kavrar. Bu, insan algısının her zaman bilinçli bir düşünme faaliyeti olduğu anlamına gelmez; algı çoğu zaman hızlı, örtük ve alışkanlıklara dayalıdır. Ancak algının bir görüntüdeki özellikleri etiketlemekten ibaret olmadığına işaret eder. İnsan için nesneler sınıflandırılacak şeyler değil, yaşanan dünyanın içinde karşılaşılan anlamlı varlıklardır.
Yapay zekâ sistemlerinin görüntü işleme yetenekleri bu işlevlerin bir bölümünü etkileyici bir başarıyla yerine getirebilir. Fakat sistemin "fincan" yanıtını üretmesi, fincanın insan için nasıl deneyimlendiğini de yaşadığı sonucunu vermez. Burada davranışsal başarı ile öznel deneyim arasında bir ayrım vardır; ve bu ayrım makinelerin hiçbir biçimde algılayamayacağını peşinen kanıtlamaz. Daha sınırlı ama daha sağlam bir iddia koyar: Bir sistemin doğru tanıma yapması, öznel deneyime sahip olduğunu göstermeye tek başına yetmez.
Yönelimsellik: Bilinç her zaman bir şeyin bilincidir
Husserl fenomenolojisinin temel kavramı yönelimselliktir (Intentionalität). Hocası Brentano'dan aldığı bu kavrama göre bilinç kendi içinde kapalı bir durum değil, her zaman bir şeye yönelen bilinçtir: Düşünmek, hatırlamak, korkmak, istemek, algılamak, farklı biçimlerde bir nesneye, duruma ya da anlama yönelmeyi içerir. Husserl Ideen'de (1913) bu yapıyı noesis (yönelme edimi) ve noema (yönelinen anlam) olarak çözümler: Aynı ağaca algıda, hatırada ve hayalde yönelebilirim; edim değişir, ama anlam bir birlik olarak korunur.
Bir ağacı algıladığımızda yalnızca zihnimizdeki renk ve biçimlerden söz etmeyiz; ağacı belirli bir perspektiften görünmesine rağmen aynı ağaç olarak deneyimleriz. Onun bir bölümünü görür, diğer bölümlerini görmeyiz; yine de ağacın görünen yüzeyden ibaret olmadığını varsayarız. Husserl buna "ufuk" (Horizont) der: Her algı, o anda verili olmayan ama birlikte kastedilen yönlerle çevrilidir; arkasını görmediğim fincanın bir arkası olduğunu "bilirim" ve etrafında dolaşsam o arkanın nasıl görüneceğine dair beklentilerim vardır. Deneyim, görünen ile görünmeyen arasında sürekli bir ilişki kurar ve bu beklentiler doğrulanır ya da boşa çıkar. Husserl'in fenomenolojisi, bu ilişkinin nasıl mümkün olduğunu araştırır; mesele insan bilincinin her zaman doğru hüküm vermesi değildir. Yanılabiliriz, yanlış tanıyabiliriz. Önemli olan, deneyimin yalnızca dışarıdan gözlenebilen davranışlarla açıklanıp açıklanamayacağıdır.
Yapay zekâ açısından bu yaklaşım iki soruyu ayırmayı gerektirir: Bir sistemin nesneler hakkında başarılı sonuçlar üretmesi ve bu nesnelerin sistem için bir deneyim ufku içinde görünmesi. İlk soru teknik ölçümlerle önemli ölçüde incelenebilir. İkincisi bilinç, deneyim ve anlam üzerine daha derin felsefi tartışmalar gerektirir. Dil modellerinin bir nesnenin "görünmeyen yüzleri" hakkında doğru cümleler kurabilmesi, ufuk yapısına sahip olduklarını göstermez; metinlerde bu yüzlerin nasıl betimlendiğini öğrendiklerini gösterir.
Makinenin dünyası var mı, yoksa yalnızca girdileri mi?
Fenomenolojik açıdan "dünya" fiziksel nesnelerin toplamı değildir. Husserl'in son dönem kavramıyla yaşam dünyası (Lebenswelt), nesnelerin birbirleriyle ilişkiler içinde anlam kazandığı, deneyimin içinde açıldığı ve bilimin kendisinin bile üzerine kurulduğu zemindir. Bir kapı dikdörtgen bir yüzey değildir; geçiş imkânı, engel, giriş ya da çıkış olarak anlam kazanır. Bu anlam kapının fiziksel özellikleriyle ilişkilidir ama onlara indirgenemez. Avrupa Bilimlerinin Krizi'nde (1936) Husserl, Galileo'dan beri bilimin doğayı matematikleştirerek bu zemini unuttuğunu, "anlam boşalması" yaşadığını söyler; yapay zekânın dünyayı veri olarak temsil etmesi, bu teşhisin en ileri örneği olarak okunabilir.
Yapay zekâ sistemleri çevrelerinden veri alabilir, girdiler arasında ilişkiler kurabilir ve davranış üretebilir; bazıları kamera, robotik hareket, ses ve çevresel geri bildirimle birlikte çalışır. Dolayısıyla "makinenin dünyası yoktur" hükmünü bütün sistemler için tartışmasız bir gerçek gibi sunmak doğru olmaz; bedenlenmiş ve eyleme dayalı biliş araştırmaları, Dreyfus'un eleştirisini bir program hâline getirmiş durumda. Bununla birlikte bir sistemin çevresiyle etkileşime girmesi ile o çevreyi öznel olarak deneyimlemesi aynı iddia değildir. Duyusal verilerin işlenmesi, davranışların çevreye göre ayarlanması ve bilinçli yaşantı, birbiriyle ilişkili olabilecek ama birbirine indirgenemeyecek araştırma başlıklarıdır. Husserl burada teknik bir test sunmaz; fenomenoloji bir yazılımın bilinçli olup olmadığını belirleyecek bir ölçüm aracı değildir. Katkısı, hangi soruların birbirine karıştırılmaması gerektiğini göstermesidir: Nesne tanıma, anlamlı davranış, yönelimsellik ve öznel deneyim aynı kavram değildir.
Anlam, doğru cevap üretmekten mi ibarettir?
Bir dil modeli "yağmur" sözcüğünü açıklayabilir; yağmurun tarım, şehir yaşamı ya da edebiyat açısından önemini anlatabilir. Fakat insan için yağmur aynı zamanda çocukluk anılarını, ıslanma ihtimalini, toprağın kokusunu ya da bir yolculuğun güçlüğünü çağrıştırır. Bu örnekler insan deneyiminin duygusal bir fazlalık olduğunu göstermez; anlamın beden, zaman, çevre ve kişisel geçmişle nasıl ilişkilendiğini hatırlatır. Husserl'in öğrencisi Merleau-Ponty bu bedensel boyutu fenomenolojinin merkezine taşıdı; "algının bedeni" tezi, bugünün bedenlenmiş biliş araştırmalarının kaynağıdır.
Yapay zekâ sistemlerinin dildeki ilişkileri öğrenmesi ve bağlama uygun cevaplar üretmesi, anlamın nasıl oluştuğuna ilişkin soruları yeniden gündeme getirdi. Fakat sistemlerin anlamlı görünen dil üretmesi, bu anlamı insanlarla aynı biçimde yaşadıklarını kanıtlamaz. Burada dikkat edilmesi gereken, insan deneyimini gizemli ve açıklanamaz ilan ederek tartışmayı kapatmamak kadar, dilsel başarıyı bilinç için yeterli kanıt saymamaktır. İnsan zihninin nasıl çalıştığına ilişkin bilimsel araştırmalar ile fenomenolojik çözümleme birbirini dışlamak zorunda değildir: Birincisi mekanizmalar, işlevler ve davranışlar hakkında bilgi sağlar; ikincisi deneyimin nasıl göründüğünü ve anlam kazandığını tarif eder. Geçen hafta Churchland'ın nörofelsefesini tartışırken vardığımız sonuç buydu: Açıklamak ve betimlemek farklı, ama tamamlayıcı işlerdir.
Fenomenoloji yapay zekâ etiğine ne katabilir?
Bu tartışmanın pratik sonuçları var. Bir yapay zekâ sisteminin neyi "gördüğünü" ya da "anladığını" abartmak, kullanıcıların ona gereğinden fazla güvenmesine yol açabilir. Sağlık, hukuk, eğitim ve güvenlik gibi alanlarda akıcı dil ya da yüksek sınıflandırma başarısı, sistemin her koşulda güvenilir olduğu anlamına gelmez. Fenomenolojik bakış, teknoloji tasarımında insan deneyiminin gözden kaçırılmaması gerektiğini de hatırlatır: Bir sistem teknik ölçütlerde başarılı olabilir; ancak kullanıcıların onu nasıl deneyimlediği, hangi otoriteyi ona atfettiği ve onunla kurduğu ilişkinin kendi kararlarını nasıl etkilediği ayrıca incelenmelidir.
Bununla birlikte Husserl'den hareketle belirli bir yapay zekâ düzenlemesinin doğrudan çıkarılabileceğini düşünmek de doğru olmaz. Fenomenoloji etik ve hukuk tartışmalarına kavramsal açıklık sağlayabilir; somut politika kararları için teknik güvenlik, toplumsal etkiler, haklar ve kurumsal sorumluluk üzerine başka araştırmalar gerekir.
Soruyu doğru sormak cevabın yarısıdır
"Makine algılıyor mu?" sorusu tek bir evet ya da hayıra sığmayacak kadar geniş. Bir sistemin verileri işlemesi, nesneleri tanıması, çevreye uygun davranması ve öznel bir deneyim yaşaması farklı düzlemlerde ele alınmalıdır. Husserl'in fenomenolojisi bu düzlemleri birbirinden ayırarak tartışmayı daha verimli kılabilir. Yapay zekâ insanın görme, anlama ve karar verme süreçlerinin bazı işlevlerini taklit edebilir ya da destekleyebilir; fakat bu başarıların insan deneyimiyle ilişkisi yalnızca sistemin ürettiği çıktılara bakılarak çözülemez. Belki asıl soru, makinenin insan gibi algılayıp algılamadığı kadar, bizim makinelerin yeteneklerini değerlendirirken "algı", "anlama" ve "deneyim" sözcüklerini ne kadar dikkatli kullandığımızdır. Husserl'in çağrısı "şeylerin kendisine" dönmekti; yapay zekâ çağında bu çağrı, kendi kavramlarımıza dönmek anlamına da geliyor.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

Afrika'da Yapay Zekâ Müzik Üretimi ve Kültürel Mirasa Etkisi
Johannesburg Üniversitesi'nden James Maisiri ve Awakhiwe Thabiso Ncube'un AI & Society'de yayımlanan makalesi, üretken yapay zekâ müzik sistemlerinin Batı merkezli verilerle eğitildiği için Afrika müzik geleneklerinin taşıdığı bilgiyi 'sessize aldığını' savunuyor. Miranda Fricker'ın epistemik adaletsizlik kavramıyla sorulan soru: Herkesin sesini üretebilen bir makine, herkesi duyuyor mu?
Miranda Fricker








.jpg?width=500)






.jpg?width=1600)