Analitik felsefenin yükselişi McCarthycilikle mi açıklanabilir?
Tilburg'dan felsefe tarihçisi Sander Verhaegh, Oxford'dan çıkan Logical Positivism: An American History kitabında ve Daily Nous'taki yazısında popüler bir tezi arşivle sınıyor: Analitik felsefe Amerika'da Soğuk Savaş baskısıyla mı egemen oldu? Cevap: McCarthycilik Marksistleri vurdu, ama bölümlerin bileşimini değiştiren o değildi. Kuşak farkı, iş piyasası, bilim iyimserliği ve Sputnik.
Dış Haberler Servisi
Yurt dışı felsefe gündemini izler.

Bugün dünyanın hemen her üniversitesinde "analitik felsefe" ile "kıta felsefesi" ayrımı doğal bir coğrafya gibi görünür: Biri İngilizce konuşulan dünyada, öteki Avrupa'da doğmuş iki ayrı kıta. Oysa bu ayrım tarihsel olarak çok yeni ve nasıl ortaya çıktığı hâlâ tartışmalı. Tartışmanın en çekici versiyonu şudur: Amerikan analitik felsefesinin egemenliği Soğuk Savaş'ın, daha somut olarak McCarthyciliğin ürünüdür. Anti-komünist baskı, filozofları toplumsal meselelerle uğraşan "hümanist" felsefeden uzaklaştırıp "siyasal olarak nötr" görünen teknik bir felsefeye, mantığa, dile, bilime itmiştir.
Tezi John McCumber iki kitapta geliştirdi; son yıllarda Christoph Schuringa'nın A Social History of Analytic Philosophy kitabında ve Robert Hanna'nın yazılarında yeniden gündeme geldi. Eleştirenler de sert: Tezin Kanada, Avustralya ve Britanya'daki eş zamanlı "analitik dönüş"leri açıklayamadığı, dönemin en bilinen analitik filozoflarının (Russell ve Carnap) hiç de apolitik olmadığı, en azılı komünist avcılarının (Arthur Lovejoy ve Sidney Hook) ise William James ve Dewey'in öğrencisi hümanist filozoflar olduğu söylendi.
Tilburg Üniversitesi'nden felsefe tarihçisi Sander Verhaegh bu tartışmaya yeni bir şey ekliyor: Arşiv. Sekiz yıl boyunca bölüm kayıtları, günlükler, yazışmalar, personel dosyaları ve yüzlerce gazete ve dergi üzerinde çalıştı; sonucu Oxford University Press'ten çıkan Logical Positivism: An American History kitabında ve 29 Eylül'de Daily Nous'ta yayımlanan uzun bir yazıda sundu. Kitap, Avrupa'dan kaçan mantıkçı pozitivistlerin ve Amerikalı öğrencilerinin özel ve kamu üniversitelerinde nasıl egemen olduğunu yeniden kuruyor. Vardığı sonuç ne tezi onaylıyor ne de tamamen reddediyor.
Açıklanacak şey nedir?
Verhaegh önce soruyu netleştiriyor. Hiç kimse analitik felsefenin kendisinin Soğuk Savaş ürünü olduğunu söylemiyor; gelenek hem Avrupa'da hem Amerika'da McCarthy döneminden öncedir. Açıklanması gereken, 1960'ların başında analitik felsefenin hegemonik konuma gelmesi; çünkü İkinci Dünya Savaşı öncesinde Amerikan bölümleri ve dergileri analitik olmayan okulların elindeydi. İkinci soru: Baskının kurbanı kim? Eski komünistlerin ve Marksistlerin meslekten itildiğini kimse inkâr etmiyor. Asıl soru, Kızıl Korku'nun pragmatistleri, fenomenologları ve "kıta" filozoflarını da vurup vurmadığı. McCumber ve Schuringa evet diyor; başkaları hayır; George Reisch ise daha ince bir tez savunuyor: McCarthycilik analitik ve analitik olmayan herkesi etkiledi, 1930'larda siyasal açıdan angaje olan pozitivistler sonraki yıllarda "mantığın buzlu yamaçlarına" çekildi.
Kızıl Korku'dan önce analitik felsefe
Arşivin ilk söylediği şey zamanlamayla ilgili. Analitik felsefe daha 1920'ler ve 1930'larda Amerika'da sağlam bir yer edinmişti. Mantıkçı pozitivistlerden Amerika'ya ilk gelen Herbert Feigl 1930 Eylül'ünde Harvard'a vardığında, burayı Viyana Çevresi'nin "bilimsel dünya görüşü"nden "neredeyse ayırt edilemez" fikirler geliştiren bir merkez olarak buldu; Quine, Susanne Langer ve Nelson Goodman'ın bulunduğu genç grubun "hemen her zaman mantık tartıştığını", ortamın "neredeyse Viyana gibi" olduğunu yazdı. C. I. Lewis 1934'te öğrencilerinin ilgisinde mantıkçı pozitivizmin "kolayca birinci sırada" olduğunu not etti; Princeton'ın bir danışmanı 1947'de öğrencileri "Wittgenstein'a ve öteki pozitivistlere götüren eğilim"den söz ediyordu.
Bibliyometri bunu destekliyor. Verhaegh'in 1940'ların Amerikan dergilerinde en çok anılan filozoflar üzerine yaptığı ağ analizi literatürü kabaca eşit iki kümeye bölüyor: göçmen pozitivistleri, Cambridge analistlerini ve Ernest Nagel gibi genç Amerikalıları anan küme; ve "mantıksal açıklık" tutkusunun felsefenin kültürel değerini yok ettiğini düşünen Amerikalı profesörleri anan küme. İki küme arasındaki en çarpıcı fark demografik: Birinci kümedeki ABD'li filozofların medyan doğum yılı 1899, ikincininki 1882. On yedi yıllık bir kuşak farkı.
Bu durumda savaş sonrası patlama daha az şaşırtıcı. 1930'larda analitik felsefe öğrenciler ve genç araştırmacılar arasında zaten yaygındı; ama Büyük Buhran ve savaş yüzünden üniversiteler on beş yıl boyunca neredeyse kadro açmadı. 1950'lerde bölümler genişleyebildiğinde, "Amerikan felsefesinin Altın Çağı"nda yetişmiş eski kuşak tam da emekli oluyordu. ABD'de öğrenci sayısı yirmi yılda 2,7 milyondan 8 milyona çıktı; önde gelen on bir felsefe bölümünün ortalama kadrosu 6,3'ten 17,3'e yükseldi. Yeni kuşak, Amerikan felsefesini başka yöne çevirecek alanı bu sayede buldu.
McCarthy döneminde işe alımlar
Peki McCarthycilik işe alımlarda rol oynadı mı? Verhaegh, beşi özel (Columbia, Cornell, Harvard, Princeton, Yale) beşi kamu (Berkeley, Michigan, Minnesota, Iowa, Pennsylvania) olmak üzere on bölümün işe alım dosyalarını inceledi. Tek bir örnek bile bulamadı: Hiçbir filozof ya da yönetici, bir adayın felsefi yönelimi yüzünden, pragmatist ya da fenomenolog olduğu için siyasal risk oluşturduğunu söylememiş. Üstelik aynı dosyalarda yöneticiler başka "riskler"i açıkça yazmaktan çekinmiyordu: Yale'de bölüm başkanı Paul Weiss'ı işe alırken onun "Yahudilerin çektiği eksiklikler"e sahip olabileceğinden endişe ediyor (1945); Princeton'da rektör, "Roma hiyerarşisi"nin üyeleri liberal olamayacağı için Katolik birini atamaması konusunda uyarılıyor (1948). Irk ve dinle ilgili önyargılar binlerce sayfa dosyada iz bırakmış; felsefi okulla ilgili siyasal korku bırakmamış.
Dahası, bu bölümler analitik olmayan filozofları işe almayı sürdürdü; bazen bu açık bir ölçüttü. Columbia'da provost Jacques Barzun bölümü "analistler ile hümanistler arasında denge" kurmaya çağırıyor (1960); Princeton iki profesörlük açtığında birinin "geniş anlamda hümanist", ötekinin "mantıksal ve bilimsel" yönelimli olması kararlaştırılıyor (1954). Siyasal faaliyeti yüzünden şüpheli görülenler için elbette durum farklıydı: Irving Copi'nin Michigan'daki dosyasında William Frankena, eski Troçkist meslektaşını "kuşkulu bağlantılarından tamamen vazgeçtiği" için savunuyor; Minnesota 1951'de bölümün ilk siyah öğretim üyesi Forrest Wiggins'in sözleşmesini yenilemiyor ve Wiggins bunu "komünist çizgisi"nin üniversiteye eyalet meclisinde para kaybettirmesine bağlıyor.
Kültürel ivme: Bilim iyimserliği ve Sputnik
Verhaegh'e göre McCarthycilik odaklı anlatının asıl kör noktası, 1950'lerin yalnızca Soğuk Savaş kaygılarının değil, bilim ve teknolojiye duyulan kültürel iyimserliğin de on yılı olması. Çocuk felci aşısı, antibiyotikler, televizyon, kredi kartı, uzunçalar... Bugün mantıkçı pozitivizm bilimin karanlık yüzüyle, Vietnam'ı meşrulaştıran "değerden bağımsız bilim" anlayışıyla ilişkilendirilir; ama bu ilişkilendirme 1960'ların sonundaki protesto kuşağının işidir. 1950'lerde pozitivizm popüler gazetelerde bile "modern bilimsel düşünme"nin modeli olarak anılıyordu: Alabama'da bir gazete okullara mantık dersi konmasını "siyasetçilerin konuşmalarını dinleyip mantıkçı pozitivistler gibi bunlar yetersiz diyebilmek" için övüyor; bir köşe yazarı Kennedy'yi Küba füze krizinde "ancak mantıkçı empirist bir aklın gösterebileceği sertlik" yüzünden alkışlıyor.
Pragmatizm ise kötü basın alıyordu, özellikle 1957 Sputnik krizinde. Sovyetler uyduyu fırlattığında Amerikan medyası okul sistemini suçladı; bazıları da eğitimdeki etkisi yüzünden pragmatistleri. Bir yorumcu Rusların "çocuklarını çalıştırdığını", Amerikalıların da "John Dewey ve izleyicileri çocuklara hiçbir şey yaptırılmamalı demeden önce" aynısını yaptığını yazıyordu. Analitik felsefe yeni ve heyecan verici, pragmatizm eski ve modası geçmiş sayıldı; oysa pragmatist fikirler Quine, Nagel, Putnam ve Rorty'de yaşamaya devam ediyordu.
Sonuç: Ne tez, ne reddiye
Verhaegh'in vardığı yer dengeli. McCarthycilik Marksistlerin ve eski sosyalist filozofların hayatını ciddi biçimde etkiledi; filozofları siyasal açıklamalarında daha temkinli kıldı. Ama Kızıl Korku'nun felsefe bölümlerinin bileşimini önemli ölçüde değiştirdiğine dair kanıt yok. Öte yandan Soğuk Savaş kültürünün hiç rol oynamadığını söylemek de yanlış: Analitik felsefe 1920'lerden beri yükselişteydi, demografi ve ekonomi bu yükselişin bölümlere yansımasını geciktirdi; analitik eğilimli filozoflar mesleği yeniden biçimlendirme fırsatını bulduğunda koşullar idealdi. Yükseköğretim büyüyor, iş piyasası patlıyor, Amerikan kamuoyu bilimi, profesyonelliği ve "nötr" uzmanlığı kutsuyordu.
Bu hikâyenin bugün için önemi açık. Hangi filozofların okutulduğu, hangi yöntemin "ciddi felsefe" sayıldığı, hangi dergilerin prestijli olduğu hiçbir zaman yalnızca akademik bir mesele olmadı. Ama bunu söylemek, tek bir siyasal kötü adamla açıklamak anlamına gelmiyor. Verhaegh'in kitabı, felsefe tarihinin kurumlar, göç, savaş, bilim, iş piyasası ve kuşaklar tarafından düşündüğümüzden çok daha karmaşık biçimde şekillendirildiğini gösteriyor. Tek cümlelik bir cevap vermiyor; tek cümlelik cevapların neden yetmediğini gösteriyor.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

TÜRKÇEDE YENİ FELSEFE KİTAPLARI — 2026
Foucault'nun 1966'da yazıp yayımlamadığı 'Felsefi Beyan' Türkçede; Frédéric Gros utancı devrimci bir duygu olarak okuyor; Harun Tepe 'İnsan haklarını kim öldürdü?' diye soruyor; George Makari zenofobinin tarihini, Geneviève Fraisse feminizm ile felsefenin ilişkisini yazıyor; Mustafa Günay felsefi antropolojiyi, Douglas Kutach nedenselliği ele alıyor. Sonbaharın yedi kitabı.
İoanna Kuçuradi








.jpg?width=500)






