Ziya Gökalp: Türk Sosyolojisinin Kurucu Babası
Gökalp'i yalnızca "Türkçülüğün fikir babası" diye okumak, onun asıl entelektüel projesini küçültüyor. Durkheim'ı Osmanlı'nın çöküşüne uyarlayan, hars ile medeniyeti ayıran, 'Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak' üçlüsünü uzlaştırmaya çalışan bir toplum kuramcısı — ve her millet tanımının ürettiği 'biz olmayan kim?' sorusunun karanlık tarafı.
Kültür Servisi
Kitap, dergi ve etkinlik haberleri.

Ziya Gökalp'i anlamanın en kolay yolu onu bir sloganın içine yerleştirmektir: Türkçülük. Fakat bu, Gökalp'in düşüncesinin yalnızca sonuç kısmıdır. Asıl ilginç olan, Gökalp'in bir toplumun nasıl yeniden kurulabileceğini düşünmesidir — ve bunu, kurulacak toplumun altındaki zemin çökerken yapmasıdır.
Gökalp 1876'da Diyarbakır'da doğdu, 1924'te İstanbul'da öldü. Kırk sekiz yıllık ömrü, Osmanlı'nın çözülüşü, II. Meşrutiyet, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, Malta sürgünü ve Cumhuriyet'in kuruluşuna uzanan olağanüstü bir kırılma döneminin içinden geçti. TDV İslâm Ansiklopedisi onu Türkçü hareketin fikir önderlerinden biri olarak ele alırken, düşüncesinin yalnızca milliyetçilikten ibaret olmadığını; din, sosyoloji, değerler, toplum ve modernleşme meseleleri üzerinde yoğunlaştığını vurgular.
Diyarbakır'dan Selanik'e, Selanik'ten Darülfünun'a
Gökalp'in hayatı, düşüncesinin biyografik anahtarıdır. Diyarbakır'da çok dilli, çok dinli bir kentte büyüdü; babası vilayet gazetesinin yazı işlerinde çalışıyordu ve oğluna hem Doğu hem Batı kaynaklarını okuttu. Gençliğinde geçirdiği ağır bir ruhsal bunalım — intihar girişimi olarak anlatılan olay — onun "ferdî" olanla "içtimaî" olan arasındaki gerilimi ömür boyu taşıdığını gösterir. İstanbul'da Baytar Mektebi'nde okurken Jön Türk çevrelerine katıldı, tutuklandı, memleketine gönderildi.
1909'da Selanik'e gitti; İttihat ve Terakki'nin merkez-i umumî üyesi oldu ve Genç Kalemler çevresinde dilde sadeleşme hareketine katıldı. 1912'de İstanbul'a taşındı; 1915'te Darülfünun'da Türkiye'nin ilk sosyoloji kürsüsünü kurdu. Mütareke'de tutuklanıp Malta'ya sürüldü; 1921'de döndü, önce Diyarbakır'da Küçük Mecmua'yı çıkardı, sonra Ankara'da Maarif Vekâleti'nde çalıştı ve Diyarbakır mebusu olarak Meclis'e girdi. Yani Gökalp, hem düşünen hem uygulayan, hem kürsüde hem partide, hem sürgünde hem iktidarda bir isimdi. Sosyolojisi bir gözlemcinin değil, bir kurucunun sosyolojisidir.
Gökalp'in asıl laboratuvarı: Toplum
Gökalp'in en önemli entelektüel kaynağı Émile Durkheim'dır. Ama "Gökalp Durkheim'ı Türkiye'ye getirdi" cümlesi fazla basittir. Daha doğru ifade şudur: Gökalp, Durkheim'ın sosyolojisini Osmanlı-Türk toplumunun krizine uyarlamaya çalıştı.
Durkheim'dan aldığı temel fikir, toplumun bireylerin toplamından fazlası olduğu ve kendine özgü bir gerçekliğe — "kolektif bilinç"e, "toplumsal vicdan"a — sahip olduğuydu. Din, Durkheim'a göre toplumun kendi kendine tapınmasıydı; kutsal olan, aslında kolektif olandı. Gökalp bu şemayı devraldı ve "millet"i, Durkheim'ın "toplum" dediği şeyin yerine koydu: Millet, bireyi aşan, ona ahlakını, dilini, zevkini ve idealini veren manevi bir varlıktır. "Fert yok, cemiyet var" formülü buradan gelir.
Sosyolog Türkay Salim Nefes, 2013'te International Sociology'de yayımlanan çalışmasında bu uyarlamayı ayrıntılı inceledi: Gökalp'in kültür-medeniyet ayrımı, toplumsal birlik arayışının temelidir ve Durkheim'ın özellikle büyü ile din arasındaki ayrıma ilişkin kuramsal tezleri bu ikiliğin içine gömülüdür. Nefes'in sonucu sert: Gökalp'in sosyolojisi, literatürün öne sürdüğünden "daha az özgün"dür. Bu değerlendirme tartışmalı olabilir; ama Gökalp'in kendi de özgünlük iddiasında değildi. O, Batı biliminin araçlarını Türk toplumuna uygulamak istiyordu — özgünlüğü uygulamadaydı.
Bu nedenle Gökalp'in "millet" kavramı yalnızca etnik kökenle ilgili değildir. Onun sorduğu sorular sosyolojinin kurucu sorularıdır: Bir toplum nasıl birlikte yaşar? İnsanları ne birbirine bağlar — dil mi, din mi, ahlak mı, tarih mi, ortak semboller mi, kurumlar mı? Gökalp'in cevabı "hars"tır; ama harsı tanımlamak, her millet tanımının başına gelen şeyi ona da yapar: Sınır çizer.
Kültür ve medeniyet
Gökalp'in meşhur ayrımı hars ile medeniyettir. Hars, bir toplumun kendine özgü, duyguya dayalı, kendiliğinden gelişmiş kültürel dünyasıdır: dil, din, ahlak, estetik, gelenek. Medeniyet ise akla dayalı, yöntemle üretilmiş ve milletler arasında paylaşılan kurumlar, bilim, teknik ve örgütlenme biçimleridir. Hars millîdir; medeniyet beynelmileldir.
Bu ayrım bugün basit görünse de Gökalp'in döneminde can alıcı bir probleme cevap vermeye çalışıyordu: Batılılaşmak, Batılı olmak mıdır? Tanzimat'tan beri süren tartışmanın iki kutbu vardı: Batı'nın her şeyini alalım diyenler ve hiçbir şeyini almayalım diyenler. Gökalp üçüncü bir yol önerdi: Bir toplum Batı'nın bilimini, tekniğini ve kurumlarını — medeniyetini — alabilir; ama kendi harsını kaybetmemelidir. Japonya bunun kanıtıydı; Osmanlı'nın hatası ise, Gökalp'e göre, bir medeniyeti (İslam-Doğu medeniyetini) hars sanıp ona yapışması ve halkın gerçek harsından — Türk halk kültüründen — kopmasıydı. "Halka doğru" çağrısı buradan gelir: Aydın, harsı halktan öğrenecek; halk, medeniyeti aydından alacaktır.
Fakat Gökalp'in düşüncesinin karanlık tarafı da var
Gökalp'i yalnızca modernleşmenin akıllı kuramcısı olarak okumak da hatalı olur. Onun millet ve toplumsal birlik düşüncesi, "kim topluma aittir?" sorusunu beraberinde getirir; ve bir tanım ne kadar kapsayıcı olursa olsun, tanımlamak sınır çizmektir.
Nefes'in 2018'de Journal of Balkan and Near Eastern Studies'te yayımlanan çalışması, Gökalp'in kültür-medeniyet ve din-toplum ilişkisini kurma biçiminin, gayrimüslim ve Sünni olmayan toplulukların ulusal tahayyülün dışında bırakılmasına elverişli sonuçlar üretebildiğini savunur. Gökalp'in "Türkleşmek" ile "İslamlaşmak"ı aynı programın parçası sayması, harsın tanımına dini de katması, Anadolu'nun Rum, Ermeni, Yahudi, Alevi ve Kürt nüfusunun bu harsın neresinde durduğu sorusunu açık bırakır — ya da kapatır. Gökalp'in İttihat ve Terakki'nin merkez komitesinde bulunduğu yılların, imparatorluğun demografik yapısının şiddetle değiştiği yıllar olduğu unutulmamalıdır.
İşte burada Gökalp günümüz için yeniden önem kazanıyor. Çünkü milliyetçilik yalnızca "biz kimiz?" sorusunu sormaz; her zaman ikinci bir soru üretir: "Biz olmayan kim?" Bir siyasal düşünceyi anlamanın en iyi yollarından biri, onun sınırlarını çizdiği yere bakmaktır — ve Gökalp'in sınırları, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarının siyasetinde somut sonuçlar doğurdu. Bugün sitemizde ele aldığımız Heidegger dosyasında söylediğimiz şey burada da geçerli: Bir düşünürün kavramlarını kullanmak, siyasal sonuçlarını görmezden gelmeyi gerektirmez.
Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak
Gökalp'in 1918'de kitaplaştırdığı üçlü formül de bu çerçevede okunmalı. Bunlar birbirini yok eden üç proje değil, onun zihninde uzlaştırılması gereken üç yönelimdir: Türk harsı, İslâmî değerler, modern bilim ve kurumlar. Gökalp, o dönemde birbirine düşman üç akımı — Türkçüler, İslamcılar, Batıcılar — aynı çatı altında toplamaya çalışıyordu.
Gökalp'in trajedisi belki de buradadır: Üçünü aynı anda koruyabilecek bir toplumsal sentez mümkün müydü? Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte bu sorunun cevaplarından biri fiilen verildi; laik Cumhuriyet, üçlünün ikinci ayağını kamusal alandan büyük ölçüde çıkardı. Gökalp 1924'te, hilafetin kaldırılmasından yedi ay sonra öldü; kurulan devletin kendi formülünden ne kadar saptığını görecek zamanı olmadı. Türkçülüğün Esasları (1923) yine de Cumhuriyet'in kültür politikasının — dil devriminden halkevlerine — el kitabı işlevi gördü.
Fakat Gökalp'in kuramsal problemi bugün hâlâ yaşıyor: Kültürel kimlik ile evrensel modernlik nasıl bağdaştırılabilir? Bu soru Türkiye'ye özgü değil; Hindistan'dan İran'a, Japonya'dan Mısır'a, sömürge sonrası dünyanın her yerinde soruldu ve sorulmaya devam ediyor.
Gökalp bugün yaşasaydı yapay zekâya ne derdi?
Bu soru spekülatiftir; ama ilginçtir. Gökalp'in düşüncesinde toplum, bireylerin toplamından daha fazlasıdır ve toplumun dili, değerleri, sembolleri bireyi biçimlendirir. Bugün yapay zekâ çağında benzer bir problem ortaya çıkıyor: Bir toplumun dili dijital sistemlere aktarılıyor; algoritmalar kültürel kalıpları öğreniyor. Yapay zekâ hangi kültürü "normal" kabul edecek? Hangi dilin verisi daha fazla olacak? Hangi tarih anlatıları modele girecek? Hangi ahlaki değerler küresel sistemlerin davranışını şekillendirecek?
Gökalp'in kültür-medeniyet ayrımı burada şaşırtıcı biçimde yeniden okunabilir: Teknoloji evrensel olabilir; fakat teknolojinin taşıdığı kültürel varsayımlar evrensel değildir. Büyük dil modelleri "medeniyet" gibi görünür — yöntemle üretilmiş, paylaşılabilir, teknik. Ama eğitim verilerinin yüzde doksanı birkaç dilden geliyorsa, taşıdıkları hars da o dillerin harsıdır. Gökalp'in Osmanlı aydını için söylediği şey — bir medeniyeti hars sanmak — bugün yapay zekâyı "tarafsız araç" sananlar için de söylenebilir.
Bu, Gökalp'i yalnızca tarih kitabında bırakmayan bir sorudur. Ve onu tarih kitabından çıkarırken, sınır çizen tarafını da birlikte çıkarmak gerekir; çünkü yapay zekânın "kimin harsını" taşıyacağı sorusu da, kaçınılmaz olarak, "kimin dışarıda kalacağı" sorusudur.
Ziya Gökalp (Mehmed Ziya), 23 Mart 1876'da Diyarbakır'da doğdu, 25 Ekim 1924'te İstanbul'da öldü; Sultan Mahmud Türbesi haziresinde gömülüdür. Başlıca eserleri: Kızıl Elma (1914) · Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak (1918) · Yeni Hayat (1918) · Türkçülüğün Esasları (1923) · Altın Işık (1923) · Türk Medeniyeti Tarihi (1926, ölümünden sonra). Kapak görseli dönem fotoğrafıdır.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler
.jpg%3Fwidth%3D1600&w=3840&q=75)
Türkiye'deki Felsefe Dergileri — Makale Çağrıları ve Gönderim Durumu
Dünkü listenin devamı ve bir düzeltme notu: Türkiye'deki felsefe dergilerinin çoğu 'özel sayı çağrısı' değil 'sürekli makale kabulü' sistemiyle çalışıyor; internette dolaşan eski çağrıları 'aktif' sanmak kolay. Felsefe Dünyası'nın temmuz sayısı, Eskiyeni'nin te'vil özel sayısı, SineFilozofi'nin ekim takvimi ve ViraVerita'nın bu hafta kapanan çocukluk dosyası.

Fuzûlî ve Şiir Felsefesi: Aşk, Bilgi ve Varlık Arasında Bir Şair
Fuzûlî'yi yalnızca "aşk şairi" olarak okumak, onun şiirindeki düşünce makinesini görmemektir. Leylâ vü Mecnûn'da aşk bir bilgi biçimi, acı insanın kendisiyle karşılaşma yolu, şiir ise hakikate yaklaşmanın aracıdır. Mecnûn'un deliliği bir epistemoloji olabilir mi? Platon'un Şölen'inden Foucault'ya, on altıncı yüzyılın Bağdat'ından bugünün arzu ekonomisine bir okuma.







.jpg?width=500)


.jpg?width=500)
.jpg?width=500)



