İskenderiye'den Bağdat'a: İslam felsefesi bir mirası nasıl dönüştürdü?
İstanbul Üniversitesi'nde bugün başlayan 1. Ulusal İslam Felsefesi Sempozyumu'nun sorduğu soru eski metinlerin aktarımından daha derin: Bir düşünce başka bir dile, dine ve kültüre geçtiğinde aynı düşünce olarak mı kalır, yoksa yeni sorularla karşılaşarak dönüşür mü? Çeviri, şerh ve sahte eserler üzerinden bir felsefe tarihi tartışması.
Kültür Servisi
Kitap, dergi ve etkinlik haberleri.

Felsefe tarihi çoğu zaman büyük isimlerin ve eserlerin ardışık bir dizisi olarak anlatılır: Platon, Aristoteles, ardından Orta Çağ ve modernlik. Bu anlatı düşüncenin nerede doğduğunu ve hangi yollardan yayıldığını göstermeye çalışırken önemli bir soruyu arka plana iter: Bir düşünce başka bir dile, dine ya da kültüre geçtiğinde aynı düşünce olarak mı kalır, yoksa yeni sorularla karşılaşarak dönüşür mü?
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nün bugün ve yarın düzenlediği "İskenderiye'den Bağdat'a: Geç Antik Felsefenin İslam Dünyasına İntikali ve Yorumlanışı" başlıklı 1. Ulusal İslam Felsefesi Sempozyumu bu soruyu merkeze alıyor. Eylülde duyurduğumuz toplantı, her yıl ekimin son haftasında farklı bir tema etrafında düzenlenmesi planlanan bir dizinin ilk halkası; Türkiye'de akademik İslam felsefesi çalışmalarının başladığı bölümün, alanı yeniden sahiplenme girişimi olarak da okunabilir. Ama toplantının önemi akademisyenlerin bir araya gelmesinden ibaret değil. Sempozyumun duyurusundaki başlıklar (Geç Antik şerh geleneğinin izleri, felsefi kavramların ve disiplinlerin tarihsel ilişkileri, Arapça felsefe terminolojisinin gelişimi, sahte eserlerin üretimi ve alımlanışı) felsefenin kültürler arası dolaşımını bir "bilgi nakli" olarak mı, yoksa kavramların, soruların ve düşünme biçimlerinin yeniden kurulduğu yaratıcı bir süreç olarak mı değerlendirmek gerektiğini gündeme getiriyor.
Çeviri, kelimeleri taşımaktan ibaret değildir
Sekizinci yüzyılın ortalarından itibaren, Abbâsî Bağdat'ında Yunanca felsefi ve bilimsel eserlerin Süryanice ve Arapçaya aktarılması, İslam dünyasında felsefi etkinliğin gelişmesinde belirleyici bir rol oynadı. Dimitri Gutas'ın Yunanca Düşünce, Arapça Kültür (1998) kitabından beri bu hareketin kendiliğinden ya da yalnızca "koruma" güdüsüyle gerçekleşmediğini biliyoruz: Çeviri hareketi, Abbâsî devletinin siyasal ideolojisiyle, Sasani mirasıyla, Hristiyan Süryani mütercimlerin aracılığıyla ve yeni bir okur sınıfının talepleriyle iç içe geçmiş, iki yüzyıl süren bilinçli bir programdı. Hunayn ibn İshak'ın atölyesi, Kindî'nin çevresi, Sâbit ibn Kurre gibi isimler bu programın işçileriydi.
Ancak bu süreci bir kültürün ürettiği bilgilerin başka bir kültür tarafından devralınması biçiminde açıklamak yetersiz kalır. Çeviri, sözcüklerin bir dilden diğerine geçirilmesi değildir. Bir dilde yerleşmiş kavramların başka bir dilde nasıl karşılanacağı, hangi ayrımların korunacağı ve hangi anlamların yeniden kurulacağı başlı başına düşünsel sorunlardır. Yunanca ousia için Arapçada cevher mi, zât mı, hüviyet mi denecek; to on için mevcûd mu, ennîyet mi? Bu seçimlerin her biri bir metafizik tercihtir; ve bir kavramın yeni bir dilde karşılık bulması, o kavramın yeni sorular içinde kullanılmasına kapı açar. İbn Sînâ'nın varlık-mahiyet ayrımı, Yunanca metinlerde bu biçimde bulunmayan, Arapça felsefe dilinin imkânlarıyla kurulmuş bir ayrımdır.
Üstelik aktarım tek yönlü bir yol değildir. Metinlerin çevrilmesi kadar şerh edilmesi, eleştirilmesi, başka eserlerle karşılaştırılması ve yeni tartışmalara dâhil edilmesi de önem taşır. Bir metin yalnızca okunarak değil, kendisine yöneltilen sorularla tarihsel bir varlık kazanır. Bu nedenle İslam felsefesinin tarihini "Antik Yunan mirasının korunması" olarak anlatmak eksik kalır: Koruma önemliydi; fakat korunmuş bir düşünce geleneğinin yeni bağlamlarda tartışılması, farklı kavramlarla ifade edilmesi ve başka sorunlara uygulanması da aynı ölçüde önemlidir.
Bağdat, yalnızca bir aktarım merkezi değildi
İskenderiye ile Bağdat arasındaki ilişki felsefenin coğrafyalar arasında dolaşımını simgeliyor; sempozyumun başlığı da Geç Antik Çağ'ın en ünlü tezlerinden birine, felsefe okullarının İskenderiye'den Antakya ve Harran üzerinden Bağdat'a göç ettiğine dair Fârâbî'ye atfedilen anlatıya göz kırpıyor. Bu anlatının tarihsel doğruluğu tartışmalıdır; ama anlattığı şey doğrudur: Geç Antik Çağ'ın felsefi birikimi, farklı dil topluluklarının, eğitim geleneklerinin, dinî tartışmaların ve siyasal koşulların içinden geçerek yeni anlamlar kazandı. İskenderiye'nin Aristoteles şârihleri (Ammonios, Philoponos, Simplikios) metinleri belirli bir okuma düzeniyle, belirli sorular ve "giriş" şemalarıyla aktardı; Bağdat'ta Aristoteles, bu Yeni-Platoncu çerçevenin içinden okundu. "Aristoteles'in Teolojisi" diye bilinen metnin aslında Plotinos'un Enneadlar'ından bir derleme olması, bu çerçevenin ne kadar belirleyici olduğunu gösterir.
İslam dünyasında gelişen felsefi etkinlik Aristoteles ve Platon'un metinleriyle sınırlı kalmadı: Mantık, metafizik, ahlak, siyaset ve bilgi kuramı alanlarında yeni sorular ortaya çıktı; felsefenin dinî inançla, vahiyle ve aklın sınırlarıyla ilişkisi Kindî'den Fârâbî'ye, İbn Sînâ'dan Gazzâlî ve İbn Rüşd'e farklı biçimlerde ele alındı. Bu tarih, "Doğu Batı'dan aldı" ya da "Batı'nın kayıp mirasını Doğu korudu" gibi basit karşıtlıklara sığmaz; böyle ifadeler kültürleri homojen, kapalı ve değişmez yapılar olarak varsayar. Oysa tarihsel düşünce, sınırların geçirgen olduğu, metinlerin, insanların ve kavramların birden fazla geleneğe katıldığı ortamlarda gelişir. Buradan bütün kültürlerin aynı katkıyı yaptığı sonucu da çıkmaz. Tam tersine: Hangi metnin kim tarafından, hangi koşullarda çevrildiği, hangi düşünürün hangi yorumu geliştirdiği ve bu yorumların nasıl etkiler yarattığı dikkatle araştırılmalıdır. Kültürler arası düşünce tarihini ciddiye almak, tarihsel özgüllükleri silmek değil, onları daha doğru anlamaktır.
Şerh geleneği: Tekrar mı, yeni bir düşünme biçimi mi?
Şerh ilk bakışta bir metni açıklama faaliyeti gibi görünür. Oysa bir metnin hangi bölümünün açıklanmaya ihtiyaç duyduğu, hangi çelişkilerin çözülmesi gerektiği ve hangi kavramların öne çıkarıldığı, yorumcunun felsefi tercihlerini açığa çıkarır. İbn Rüşd'ün Aristoteles'e yazdığı üç katmanlı şerhler (kısa, orta, büyük) bir düşünürü açıklamak değil, onun düşüncesini yeniden kurmak ve kendi çağının kelam tartışmalarıyla karşılaştırmaktır; Fahreddin Râzî'nin İbn Sînâ şerhleri ise şerh biçiminde yazılmış eleştirilerdir. Bu nedenle şerh geleneği özgün düşüncenin karşıtı olarak görülmemeli. Elbette her yorum yaratıcı değildir ve her şerh yeni bir teori geliştirmez. Ancak düşünce tarihi açısından belirleyici olan, yorumun aslı tekrarlayıp tekrarlamadığı değil, metnin sonraki düşünsel hayatında nasıl bir rol oynadığıdır. Taşköprizâde'nin ilimler tasnifinde şerh ve hâşiyenin bilgi üretiminin meşru biçimleri olarak yer alması, bu geleneğin kendini nasıl anladığını gösterir.
Sahte eserlerin tarihsel dolaşımı da benzer bir sorun çıkarır. Aristoteles'e atfedilen Sırların Sırrı ya da Yeni-Platoncu derlemeler, kime ait oldukları hakkındaki inanç sayesinde okundu ve otorite kazandı; bir metnin "Aristoteles'in" sayılması onun nasıl okunduğunu, hangi ağırlıkla kabul edildiğini belirledi. Böylece metinlerin tarihi yalnızca fikirlerin değil, otoritenin, aidiyetin ve güvenin de tarihi hâline gelir. Bugün yapay zekâ çağında "metnin kaynağı" sorusunun yeniden merkeze oturması, bu eski tartışmaya beklenmedik bir güncellik kazandırıyor.
İslam felsefesini bugün neden yeniden okumalıyız?
İslam felsefesi üzerine çalışmalar yalnızca geçmişte neler düşünüldüğünü öğrenmek için önemli değil. Akıl ile inanç, evrensel hakikat iddiası ile tarihsel bağlam, dil ile anlam, yorum ile otorite arasındaki ilişkiler bugün de felsefi tartışmaların merkezinde. Ancak geçmişin düşünürlerini bugünün sorularına doğrudan cevap veren hazır otoriteler gibi sunmak da yanıltıcı olur. Tarihsel metinler günümüzün kavramlarıyla özdeş değildir; onları anlamak, hem kendi bağlamlarını dikkate almayı hem de bugünün sorularıyla aralarındaki mesafeyi korumayı gerektirir.
Türkiye'de İslam felsefesi araştırmalarının geleceği açısından önemli olan budur: Ne geçmişi sorgulanamaz bir miras olarak yüceltmek ne de onu modern düşüncenin öncesinde kalmış bir hazırlık aşamasına indirgemek. Felsefe tarihini canlı kılan, eski düşüncelerin bugünkü düşünme biçimlerimizi nasıl etkilediğini ve nerelerde onlara itiraz etmemiz gerektiğini araştırmaktır.
Bir kültürün düşünsel gücü yalnızca neyi koruduğuyla ölçülmez
İskenderiye'den Bağdat'a uzanan tarih, felsefenin tek bir dilin ya da medeniyetin değişmez mülkü olmadığını hatırlatıyor. Felsefi miras belirli tarihsel bağlamlarda üretilir; fakat dolaşıma girdiğinde yeni sorulara açılır, yorumlarla dönüşür ve bazen kendisini mümkün kılan gelenekleri bile yeniden düşünmeye zorlar. İstanbul Üniversitesi'ndeki sempozyumun asıl düşünsel fırsatı burada: İslam felsefesini geçmişten devralınan bir külliyat olarak değil, çeviri, yorum ve eleştiri yoluyla oluşmuş çok katmanlı bir düşünce tarihi olarak incelemek. Bir düşünce geleneğinin büyüklüğü ne kadar eski olduğuyla ya da hangi metinleri koruduğuyla ölçülemez; başka düşüncelerle karşılaşma, kendi kavramlarını sorgulama ve yeni sorular üretme kapasitesi de en az bunlar kadar önemlidir. Sempozyum programı etkinlik sayfamızda.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

Yapay Zekâ Türk Aydınının Yerini mi Alıyor?
Tanrı'dan aydına, aydından algoritmaya: Türkiye'de hakikatin otoritesi el mi değiştiriyor? Namık Kemal'den Kuçuradi'ye, Aziz Nesin'den Yalçın Küçük'e uzanan aydın geleneği ile yapay zekânın görünmez otoritesi üzerine bir felsefi yorum.
.jpg?width=1600)
Afşar Timuçin: Felsefeyi Hayata, Şiiri Düşünceye Dönüştüren Bir Aydın
Felsefeyi üniversite kürsülerinin sınırlarından çıkarıp insanın gündelik varoluşuna, sanatın yaratıcı gücüne ve toplumsal özgürleşme arayışına taşıyan Afşar Timuçin (1939-2024), Türkiye'de düşünce tarihinin, estetiğin ve şiirin kesiştiği özgün bir miras bıraktı. Descartes'tan Nâzım Hikmet'e, Düşünce Tarihi'nden Felsefe Bir Sevinçtir'e: Onun ardından sorulması gereken, ne yazdığı değil, düşünmenin ve insanca yaşamanın imkânları üzerine bugün bize ne söylediği.







.jpg?width=500)






