Axel Honneth: adalet yalnızca pay meselesi değil, görülme meselesi
Frankfurt Okulu'nun mirasını sürdüren filozof, toplumsal çatışmaların arkasında görünmez bir talep olduğunu savunuyor: tanınma. Son çalışmalarında bu çerçeveyi çalışma hayatına taşıyarak demokrasinin işyerinde öğrenilip öğrenilemeyeceğini soruyor.
Dış Haberler Servisi
Yurt dışı felsefe gündemini izler.

Modern toplumdaki adaletsizlikleri açıklamanın en yaygın yolu dağıtımdan geçer: Kim ne kadar alıyor?
Axel Honneth'in yarım yüzyıla yaklaşan çalışması, bu sorunun eksik olduğunu göstermeye ayrıldı. Ona göre insanların öfkelenmesinin, aşağılandığını hissetmesinin ve mücadeleye girmesinin arkasında başka bir talep var: tanınma.
1949 doğumlu Honneth, bugün Columbia Üniversitesi'nde Jack C. Weinstein Beşerî Bilimler Profesörü; aynı zamanda Frankfurt Goethe Üniversitesi Sosyal Araştırmalar Enstitüsü'nün direktörlüğünü sürdürüyor. 1980'lerde Jürgen Habermas'ın asistanı olarak Frankfurt geleneğinin içinde yetişti; sonra o geleneğin temel meselelerini kendi kuramıyla yeniden yorumladı.
Üç tanınma biçimi
1992'de Almanca yayımlanan ve İngilizceye The Struggle for Recognition adıyla çevrilen Tanınma Uğruna Mücadele, çağdaş siyaset felsefesinin en etkili kitaplarından biri hâline geldi.
Çıkış noktası Hegel'e uzanıyor — sitemizde dün andığımız efendi-köle diyalektiğine. İnsan kendi başına kapalı bir özne değildir; kendisini bir kişi olarak kurabilmek için başkalarının onu belirli biçimlerde tanımasına ihtiyaç duyar.
Honneth bu fikri modern toplum kuramına taşırken üç ayrı tanınma biçimi ayırt ediyor:
Sevgi. Yakın ilişkilerde görülmek ve değer verilmek. Bunun karşılığı özgüvendir — kişinin kendi ihtiyaç ve duygularına güvenebilmesi.
Hukuksal saygı. Hukuk önünde eşit ve hak sahibi bir kişi olarak kabul edilmek. Karşılığı özsaygıdır.
Toplumsal değer görme. Katkısının toplumca değerli sayılması. Karşılığı kendine değer verme duygusudur.
Bu üçlü ayrım, kuramın gücünü oluşturuyor. Çünkü her birinin kendine özgü bir ihlal biçimi var: kötü muamele, hak yoksunluğu ve aşağılanma. Ve her ihlal farklı bir mücadele biçimi doğuruyor.
Aşağılanma neden siyasal bir mesele?
Honneth'in çerçevesinin asıl sonucu şu: Bir kişinin aşağılanması ya da dışlanması yalnızca psikolojik bir sorun değil; ahlaki ve siyasal bir mesele.
Bu okumada toplumsal mücadeleler yalnızca kaynak paylaşımıyla ilgili değildir. İnsanlar aynı zamanda üç soruya verilen cevaplar için mücadele eder:
Beni görüyor musunuz? Beni eşit kabul ediyor musunuz? Katkımın bir değeri var mı?
Kuram kadın hareketleri, işçi hareketleri ve azınlık hak mücadelelerini anlamakta etkili oldu. Ama onu bugün "kimlik siyaseti" denen tartışmaya indirgemek yanıltıcı olur.
Çünkü Honneth için tanınma, insanın toplumla kurduğu ilişkinin temel yapısını açıklayan daha geniş bir kavram. Bir işçinin emeğinin değersizleştirilmesi, bir yurttaşın karar süreçlerinden dışlanması, bir grubun kültürünün aşağılanması ve bir bireyin hukuk önünde eşit görülmemesi — farklı görünen bu durumlar aynı temel soruna işaret edebilir.
"Özgürlük yalnız başına gerçekleştirilemez"
Honneth'in sonraki döneminde merkeze sosyal özgürlük kavramı yerleşti.
Modern liberal düşüncede özgürlük çoğunlukla bireyin başkalarının müdahalesinden uzak olması olarak tanımlanır. Honneth bunun yetersiz olduğunu savunuyor: İnsan bazı özgürlük biçimlerini ancak başkalarıyla birlikte gerçekleştirebilir.
Demokratik özgürlük bunun en açık örneği. Bir insan tek başına demokratik olamaz. Siyasal iradenin oluşması iletişimi, karşılıklı tanımayı ve ortak karar almayı gerektirir.
Bu anlayışta "ben" ile "biz" karşıt değil. Bazı özgürlük biçimleri ancak bir "biz" içinde mümkün hâle geliyor.
Çıkarım, bugünkü demokrasi krizleri açısından dikkat çekici: Demokrasi yalnızca sandıktan ibaretse ve yurttaşlar birbirlerini eşit siyasal özneler olarak görmüyorsa, kurumlar biçimsel olarak ayakta kalsa bile demokratik yaşam zayıflar.
Şimdi sıra emekte
Honneth'in son dönem çalışmalarının başlığı çalışma hayatı.
The Working Sovereign: Labour and Democratic Citizenship — Almanca Der arbeitende Souverän — çalışma dünyasının demokrasiyle ilişkisini yeniden ele alıyor.
Kitabın tezi şu: Çalışma ilişkileri yalnızca ekonomik üretim meselesi değil. İşyerleri, insanların demokratik davranış geliştirmesinde ve ortak yaşamın gereklerini öğrenmesinde rol oynayabilir — ya da oynamayabilir.
Buradaki soru pratik: Gün içinde hiçbir kararın parçası olmayan, sesi duyulmayan ve emeği görünmeyen bir insanın akşam sandık başında demokratik bir özne olması bekleniyor. Honneth bu beklentinin gerçekçi olup olmadığını soruyor.
Kitap, demokratik katılım ile adil ve şeffaf bir işbölümü arasındaki ilişkiyi tartışıyor.
Bir sorunun üç hâli
Honneth'in yarım yüzyıllık güzergâhı tek bir sorunun dönüşümü olarak okunabilir:
- 1990'lar: İnsan neden tanınma için mücadele eder?
- 2010'lar: İnsan hangi toplumsal koşullarda özgür olabilir?
- Bugün: Çalışma hayatı ve kurumlar demokratik yurttaşlığı nasıl mümkün kılar?
Üçünde de aynı hamle var: Özgürlüğü devletin ya da hukukun sağladığı bireysel bir alan olarak değil, insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerin niteliği üzerinden düşünmek.
İtirazlar
Honneth'in kuramı eleştirisiz kabul görmüş değil.
Başlıca itiraz, tanınma kavramının toplumsal çatışmaları açıklamakta ne ölçüde yeterli olduğuna dair. Kimi eleştirmenler, tanınma talebinin kendisinin dışlayıcı biçimler alabileceğini — bir grubun tanınma arayışının başka bir grubu dışlamaya dönüşebileceğini — savunuyor.
İkinci itiraz, Honneth'in son dönemde Hegel'e daha fazla yaslanmasına yönelik. Toplumsal özgürlüğün tarihsel ve normatif bir yeniden inşasına dayanan yaklaşımın, toplumsal ilişkilerin maddi boyutlarını — mülkiyet, sermaye, sınıf — yeterince açıklayıp açıklamadığı soruluyor. Nancy Fraser'ın Honneth'le yürüttüğü uzun tartışma bu hattın en bilinen örneği: Fraser'a göre tanınma, yeniden dağıtımın yerine geçemez.
Honneth'in yanıtı, ikisinin karşıt olmadığı yönünde: Dağıtım rejimlerinin kendisi de bir değer hiyerarşisine dayanır.
Neden okunmalı?
Honneth'in güncelliği basit bir soruda toplanıyor:
Bir insanı gerçekten özgür yapan nedir?
Daha yüksek gelir mi? Daha fazla hukuki hak mı? Devletin müdahale etmemesi mi? Yoksa içinde yaşadığı toplum tarafından değerli, eşit ve saygın bir özne olarak kabul edilmesi mi?
Honneth bunlardan birini seçmiyor. Onun çerçevesinde özgürlük, adalet ve tanınma birbirinden koparılamaz.
Bu yüzden kuramı, ekonomik eşitsizliğin yanına aşağılanmayı, görünmezliği, değersizleştirmeyi ve emeğin itibarsızlaştırılmasını da adalet sorununun parçası olarak koyuyor.
Katkısı belki de tek cümlede: Adalet, insanların ne kadar pay aldığıyla olduğu kadar, toplum içinde birbirlerini nasıl gördükleriyle de ilgilidir.
Türkçede
Tanınma Uğruna Mücadele Türkçeye çevrildi. Sosyalizm Fikri ve Şeyleşme de Türkçede bulunuyor. The Working Sovereign için henüz çeviri duyurusu yapılmadı.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler
Comte-Sponville'den yaşam ve ölüm üzerine son sözler: 'Yaşama Fırsatı'
Fransız filozofun otuz yılda tamamladığı üçlemenin son cildi, tek bir soruyu merkeze alıyor: Yaşamayı sürdürmek bir ilke midir, yoksa koşullara bağlı bir fırsat mı? Comte-Sponville bu yılın başında aynı soruyu tıbbın sınırları üzerinden yeniden sordu.

Meillassoux erken dönemine dönüyor: 1997 tezinden bir bölüm yayımlandı
"Varlık ve Hiçlik", Quentin Meillassoux'nun hiç kitaplaşmamış 1997 doktora tezinden bir bölüm. Metin, yirmi yıl sonra After Finitude'ün merkezine yerleşecek olan olgusallık ilkesinin ilk hâlini gösteriyor — ve bunu Derrida'yla hesaplaşarak yapıyor.







.jpg?width=500)


.jpg?width=500)
.jpg?width=500)


