Bedia Akarsu: Türkçeyi felsefenin dili yapan Cumhuriyet aydını
Dil, kültür, ahlak ve insan sorununu tek bir düşünsel çizgide buluşturan Akarsu, Türkiye'nin önde gelen felsefe profesörlerinden biri olmakla kalmadı; Türkçenin bir felsefe dili olarak kurulmasına da katkıda bulundu. Felsefe Terimleri Sözlüğü bugün hâlâ başvuru kaynağı.
Haber Merkezi
Felsefe Haberleri yayın kurulu.

Türkiye'de felsefenin yalnızca üniversite kürsülerinde değil, dilin kendisinde de kurulduğunu söylemek gerekirse, bu sürecin en önemli isimlerinden biri Bedia Akarsu'dur.
27 Ocak 1921'de İstanbul'da doğdu, 26 Şubat 2016'da yine İstanbul'da öldü. Geride yalnızca kitaplar ve makaleler değil, Türkiye'de felsefe yapmanın dilsel imkânlarına ilişkin bir düşünce mirası bıraktı.
Bir kuşağın içinden
Akarsu'nun hayatı, Cumhuriyet'in üniversite ve kültür kurumlarının yeniden şekillendiği dönemin felsefe tarihiyle iç içe.
İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü 1943'te bitirdi; 1944'te üniversitede seminer kütüphanecisi olarak çalışmaya başladı. Doktorasına Ernst von Aster'in yanında başladı; hocasının ölümünün ardından Joachim Ritter'in danışmanlığında tamamladı.
Tezinin başlığı sonraki kırk yılını haber veriyordu: "Wilhelm von Humboldt'ta Dil-Kültür Bağlantısı."
Humboldt'un tezi şuydu: Dil, düşüncelerin aktarıldığı bir araç değil; bir halkın dünyayı görme biçiminin kendisidir. Her dil bir dünya görüşü taşır. Akarsu bu fikri bir felsefe tarihi konusu olarak değil, Türkiye'nin kendi meselesi olarak aldı.
Alman felsefesiyle kurulan bağ
1933 Üniversite Reformu'ndan sonra İstanbul Üniversitesi'ne gelen Alman felsefe geleneği, Akarsu'nun oluşumunda belirleyici oldu. Ernst von Aster, Joachim Ritter ve Takiyettin Mengüşoğlu ile çalıştı.
Arnold Gehlen ve Hans Freyer'in İstanbul'daki konferanslarını, Ritter'in derslerini Türkçeye çevirdi. 1956-1958 arasında Heidelberg Üniversitesi'nde Hans-Georg Gadamer'in fenomenoloji seminerlerine katıldı ve orada Max Scheler üzerine çalıştı.
1955'te Felsefe Tarihi Kürsüsü'nde asistan oldu; 1960'ta Max Scheler'de Kişilik Problemi çalışmasıyla doçent, 1968'de profesör oldu. Sonraki yıllarda İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanlığı yaptı.
"Felsefe Terimleri Sözlüğü": bir terminoloji çalışmasından fazlası
Akarsu'nun adı bugün en geniş biçimde Felsefe Terimleri Sözlüğü ile anılıyor.
Eser ilk kez 1975'te Türk Dil Kurumu tarafından yayımlandı; sonraki yıllarda gözden geçirilmiş baskılarla çıkmaya devam etti.
Ama sözlüğün önemi içerdiği terim sayısında değil. Akarsu'nun iddiası daha derindi:
Bir toplum kendi dilinde felsefe yapabilmelidir.
Bu iddiaya göre felsefe terminolojisi teknik bir sözlük hazırlama işi değil, doğrudan düşüncenin özgürleşmesi meselesidir. Felsefi bir kavramın Türkçede karşılığını bulmak, düşünceyi başka bir dilin kalıplarından kurtarmaktır.
Akarsu'ya göre sorun Türkçenin felsefeye elverişli olup olmaması değildi. Sorun, Türkçenin düşünme kapasitesini kullanıp kullanmadığımızdı.
Macit Gökberk'le birlikte
Akarsu'nun dil çalışmalarını Türk Dil Kurumu'ndan ayrı düşünmek mümkün değil.
1963-1983 arasında TDK yönetim kurulunda görev yaptı; özellikle Macit Gökberk ile birlikte felsefe terimlerinin Türkçeleştirilmesinde etkin rol oynadı.
Bu, Cumhuriyet'in felsefe alanındaki kurumsallaşmasının gözden kaçan yarısıdır. Kürsü açmak yetmiyordu; yeni bir felsefe dili de gerekiyordu.
"Varlık", "öz", "değer", "özgürlük", "bilinç", "erek", "yargı", "zorunluluk", "olumsallık" gibi kavramların Türkçe felsefi terminolojiye yerleşmesi, uzun bir kültür dönüşümünün parçasıydı.
Bugün bir felsefe öğrencisi bu sözcükleri kullanırken, ardındaki tercih tartışmalarını çoğu zaman bilmez. Sözlük, o tartışmaların tortusudur.
Kant ve Scheler: saygı ile sevgi
Akarsu'nun ikinci ekseni ahlaktı; burada iki isim belirleyici oldu.
Kendi ifadesiyle Kant ona "insana saygıyı", Scheler ise "sevgiyi" öğretiyordu. İkisi de yalnızca ahlak felsefesinin kavramları değil, insan olmanın nitelikleriydi.
Kant'ın ahlakında insan hiçbir zaman yalnızca araç olarak görülemez; kendi başına amaç olan bir varlıktır. Scheler ise insanın değer dünyasını, duygularını ve kişilik yapısını felsefenin temel sorunlarından biri hâline getirir.
Akarsu'nun iki filozof arasında kurduğu köprü kendi yönelimini de belirledi: İnsan yalnızca bilen değil; değer veren, seçen, sorumluluk taşıyan ve kendini gerçekleştiren bir varlıktır.
Ahlak öğretileri: iki cilt, iki yaklaşım
Ahlak Öğretileri I: Mutluluk Ahlakı, ilkçağdan başlayarak farklı filozofların mutluluk, erdem ve iyi yaşam anlayışlarını inceler.
Ahlak Öğretileri II: Immanuel Kant'ın Ahlak Felsefesi ise ödev ahlakına odaklanır.
Akarsu'nun Kant yorumunda dikkat çeken nokta şu: Kant ahlakını bir kendini sınırlama ahlakı olarak okur. Klasik ilkçağ ahlakında ise insanın kendini geliştirmesi ve gerçekleştirmesi daha belirgindir.
Bu ayrım, onun insan felsefesine açılan kapıdır: İnsan yalnızca kurallara uyan değil, kendini oluşturan bir varlıktır.
"İnsan-olma" sorunu
Scheler, Akarsu'nun akademik hayatında özel bir yer tutuyordu. İlk çalışmalarından biri olan Max Scheler'de Kişilik Problemi'ni sonraki yıllarda genişleterek Max Scheler Felsefesinde Kişi Kavramı ve İnsan-Olma Sorunu başlığıyla yayımladı.
Burada "insan" biyolojik bir türün adı olmaktan çıkar ve felsefi bir probleme dönüşür: İnsan olmak ne demektir?
Akarsu için kişilik, psikolojik özelliklerin toplamı değildir. İnsan, değerlerle ilişki kuran ve kendini bu değerler dünyası içinde gerçekleştiren bir varlıktır.
Bu yüzden Scheler okumaları dil ve ahlak çalışmalarından kopuk değil. Zincir şudur: Dil kültürü kurar; kültür değerleri taşır; değerler insanın kendini gerçekleştirme biçimini belirler. Akarsu'nun farklı konuları tek bir merkezde birleşir: insan.
"Modern Toplumda Kadın"
1963 tarihli Modern Toplumda Kadın, kadın meselesini yalnızca toplumsal ya da hukuki bir problem olarak değil, insanın kendini gerçekleştirmesi açısından ele alan erken çalışmalardan biri.
Akarsu burada kadının yalnızca "kadın olarak" değil, insan olarak kendini kabul ettirme mücadelesine dikkat çekiyordu.
Dönemin Türkiyesi açısından bu, dikkat çekici bir konumdur. Çünkü Akarsu'nun eşitlik anlayışı toplumsal roller üzerinden değil, insanın evrensel değeri üzerinden kuruluyor.
Bu bakımdan kadın sorunu, onun ahlak felsefesinin doğal uzantısıdır: İnsan bir araç değil, kendi başına değeri olan bir varlıktır.
Cumhuriyet ve Aydınlanma
Akarsu'yu yalnızca Kant ve Scheler üzerinden okumak yetersiz kalır. Düşüncesinin arkasında güçlü bir Aydınlanma ve Cumhuriyet fikri var.
Atatürk Devrimi ve Yorumları ile Atatürk Devrimi ve Temelleri gibi çalışmaları, Cumhuriyet'i siyasal bir rejim değişikliği olarak değil, kültürel ve düşünsel bir dönüşüm olarak değerlendirdiğini gösteriyor.
Modernleşme konusundaki yaklaşımı da buradan geliyor: Batı'dan yalnızca teknik unsurları almak yetmez; modern bilimin, laikliğin ve Aydınlanma düşüncesinin arkasındaki kültürel temellerin anlaşılması gerekir.
Tanzimat ile Cumhuriyet arasındaki farkı da siyasi değişiklikler üzerinden değil, düşünme biçimindeki dönüşüm üzerinden değerlendirir.
Üniversitenin dışında
Akarsu'nun etkisi akademiyle sınırlı kalmadı. Felsefe Arkivi, Türk Dili, Arayış, Gösteri, Çağdaş Eleştiri ve Cogito gibi yayınlarda makaleleri çıktı; Cumhuriyet gazetesinde de yazdı.
Bu yönüyle "filozof-akademisyen" ile "kamusal aydın" kimliklerini birleştiren kuşağın temsilcilerindendi.
Onun için felsefe, uzmanların kendi aralarında konuştuğu kapalı bir disiplin değildi. Dil, ahlak, kadın, kültür, Cumhuriyet ve modernleşme felsefenin konusu olabilirdi.
1988-1989'da Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde Felsefe Grubu Öğretmenliği Bölümü'nün kuruluşunda görev alması da aynı tutumun parçası: Felsefe yalnızca araştırılmaz, öğretilir de.
Yaşam çizgisinde dikkat çekici bir süreklilik var: Felsefe yapmak, felsefeyi Türkçeleştirmek ve felsefeyi öğretmek. Üçü de aynı projenin parçası.
Değişen dünya, değişen değerler
2006'da yayımlanan Değişen Dünya Değişen Değerler, Akarsu'nun düşüncesinin yalnızca geçmişe dönük olmadığını gösteriyor.
Sorusu şu: Dünya değişirken insanın değerleri nasıl değişiyor?
Teknolojik gelişme ve toplumsal dönüşüm özgürlük, sorumluluk ve değer anlayışını dönüştürürken felsefenin görevi bu değişimi betimlemek değil, değerlendirmektir.
Bugün neden okunmalı?
Vefatının üzerinden on yıl geçmişken Akarsu'nun düşüncesi üç tartışmada güncelleşiyor.
Dil. Yapay zekâ, dijital iletişim ve küresel akademik yayıncılık çağında "Türkçede felsefe yapılabilir mi?" sorusu başka bir biçimde geri geliyor. Akarsu'nun yanıtı açıktı: Sorun Türkçenin yetersizliği değil, kavramlaştırma yeteneğimiz. Sitemizde dün aktardığımız Hilmi Ziya Ülken'in tercüme tezi de aynı hattan geliyor.
Ahlak. Kant'ın insanı amaç olarak gören ahlakı ile Scheler'in değer dünyasına yaptığı vurgu, insanın teknolojik sistemler karşısındaki konumunun tartışıldığı bir dönemde güncelliğini koruyor.
İnsan. Yapay zekâdan biyoteknolojiye, algoritmik yönetimden dijital kültüre kadar bugünün tartışmalarının merkezinde yeniden "insan nedir?" sorusu var. Akarsu'nun Scheler üzerinden geliştirdiği "insan-olma" problemi bu yüzden yalnızca felsefe tarihi açısından değil, çağdaş dünya açısından da okunabilir.
Miras
Akarsu'nun ağırlığı tek bir kitapla açıklanamaz. Mirası katmanlı:
Humboldt'tan hareketle dil ve kültür ilişkisini araştırdı. Scheler üzerinden kişi ve insan-olma sorununu inceledi. Kant üzerinden ahlakın ve insan onurunun temellerini tartıştı. Kadın sorununu felsefi bir problem olarak ele aldı. Cumhuriyet ve Aydınlanma üzerine düşündü. Ve Türk Dil Kurumu'nda felsefe terminolojisinin Türkçeleşmesine katkıda bulundu.
Bu nedenle onu "Türkiye'nin önemli kadın filozoflarından biri" diye tanımlamak yetersiz kalır. O, Cumhuriyet döneminde felsefenin dilini kuran bir aydındı.
Mirasını anlamanın en iyi yolu belki de kendi felsefe anlayışını hatırlamak: Felsefe bilgi biriktirmek değildir. Bilgiyi değerlendirmek, insanın nasıl yaşaması gerektiğini sorgulamaktır.
Kant'tan aldığı saygı, Scheler'den aldığı sevgi ve kendi çizgisinde birleştirdiği insan olma fikri — bugün de düşüncesini canlı tutan üç kavram.
Yorumlar
0Yorumlar yükleniyor…
İlgili Haberler

Hilmi Ziya Ülken'in soruları neden hâlâ cevaplanmadı?
Türk düşünce hayatının en üretken ismi öleli yarım yüzyıldan fazla oldu. Ama bilgi ile değer, tercüme ile düşünce üretimi, millî kimlik ile evrensellik arasında kurduğu sorular, yapay zekâ çağında beklenmedik biçimde tazeleniyor.

Münif Paşa ve hukuk felsefesi: hukuk, felsefenin görünür hâli midir?
Mecmua-i Fünun'un kurucusu Münif Paşa, Osmanlı'da modern düşüncenin taşıyıcılarından biriydi. Hukuk felsefesi açısından bakıldığında mirası daha da belirginleşiyor: Kanunlar bir toplumun nasıl yönetildiğini değil, insanı nasıl gördüğünü gösterir.







.jpg?width=500)


.jpg?width=500)
.jpg?width=500)


